16 Kasım 2017 Perşembe

Kreş Kreş Diye Nicesine Sarıldım..

Birazdan okuyacaklarınız bir annenin çocuğunu kreşe verme döneminde ve sonrasında yaşadıklarını anlatmaktadır. Okuyacaklarınız fazlasıyla araştırma, normal düzeyde endişe ve eser miktarda memnuniyet içermektedir. Ve tamamiyle kendi düşüncelerimden ibarettir.

Kızım 4,5 aylıkken işe başladım ve kızıma 4,5 aylıktan itibaren anneannesi ve babaannesi dönüşümlü baktı. Hem de yaşları ve rahatsızlıklarına rağmen kendi düzenlerini bozup bizim evimizde bakma özverisini göstererek. Onlara minnetim, borcum ömür boyu sürecek..

Kayınvalidemin rahatsızlanması ve kendisini ani bir şekilde kaybetmemiz, annemin yaşı ve hastalıkları sebebiyle çocuk bakımında tek başına zorlanması (buna rağmen kızıma kendi evinde bakmaya isteyerek devam etmesi) bizim kreş arayış serüvenimizi hızlandırmamıza neden oldu. Aileme uzak oturuşum, sabah çocuğu bırakıp akşam alma ihtimalimizin çok düşük oluşu, çocukla birlikte kendi evimden ayrılıp bir süre annemlerde kalışımızın yaşattığı manevi zorluklar kreş olayını bizde zorunlu hale getirdi.

Kendimi hızlı karar verebilen ve verdiği kararlarda da çok fazla hayal kırıklığı yaşamayan biri sanırdım, değilmişim. Kreş aramaya başlamadan önce internetten onlarca forumda yorumlar okudum. Erken yaşta kreşe gitmenin avantajlarını/dezavantajlarını öğrenmeye çalıştım. Sorularımla, çocukları kreşe giden arkadaşlarımın beyinlerini patlattım. Yetmedi, “Özel Kreş ve Gündüz Bakımevleri İle Özel Çocuk Kulüplerinin Kuruluş ve İşleyiş Esasları Hakkında Yönetmeliği” inceleyip önemli yerlerin altını çizdim. O da yetmedi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın web sitesinde yer alan ve açılış izni alan kreşlerin listesini çıkardım. Eşe dosta önerebilecekleri kreşleri sordum. Aklıma yatanların bazılarını telefonla arayarak, bazılarıyla yüz yüze görüşerek bilgi aldım. Evime yakın üç kreşin ikisi ile gidip görüştüm. Çoğuna kızım ve eşimle birlikte gittim. İçime sinen de oldu, sinmeyen de. İçime sinenlerin bulunduğu semtlerde ev aradım.  Ne de olsa kreş eve yakın olmalıydı. İçime sinmeyenlerde beni rahatsız eden durumlar vardı. Mesela içeri girdiğimde burnumu yakan çamaşır suyu kokusu, kreşte pişmeyen yemek, fiziki şartları uygun bulmayışım, fiyatların çok yüksek oluşu, servislerinin olmayışı gibi.



Buraya kadar okuduysanız, aklınızdan iki şey geçmiş olabilir. Bir tanesi “aynı ben, ben de kreşin ıncığını cıncığını araştırırım”, diğeri de “ne gerek var bu kadar araştırmaya, kreşler üç aşağı beş yukarı aynı, ver işte birine çok takılma.” 

Aklından birincisini geçirenler için iki çift sözüm olacak: “Çok araştırma kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.” Aklından ikincisini geçirenler için de iki çift sözüm olacak: “Doğru söylüyorsun kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.”

Bu kadar uğraş, bu kadar çaba 2016 yılının Eylül ayında tamamen zorunluluktan, 28 aylık bezli ve emzikli kızımın işyerime çok yakın ama içime sinmeyen bir kreşe başlaması ile son buldu.

Bu zorlu süreçte bizim tek şansımız öğretmenden yana oldu. Kızım öğretmenini çok sevdi. Hatta öğretmenine, öğretmeni tuvaletini yapmaya gittiğinde bile yanında duracak kadar bağlandı. Öğretmeni de onu çok sevdi. Ben de öğretmeni çok sevdim. Ama bunun dışında kalan bütün faktörler benim gözümde negatifti.

Hep derlerdi kreşe başlayınca hastalıklar da başlar diye. Yok ya her çocuk farklıdır derdim. Hem benim çocuğum 16 ay anne sütü aldı. Bağışıklığı yüksektir. Öyle zırt pırt hasta olan bir çocuk da değil. Olmaz öyle şey diyordum ki, birkaç hafta sonra hastalandı. Yaklaşık 5 ay sonra yüksek ateş ve dinmeyen öksürükle kendimizi acilde bulduk. Teşhiş, bronşit. Sonuç, kreşe elveda..



Kreşe devam ettiği süre içerisinde, akşamları çocuğumu kreşten aldıktan sonra ağlayarak eve gidişim, evde eşime cozlayışım, mevcut düzene lanet edişim, kapitalist sistemin çarklarına tükürüşüm, eğitim sisteminin güdüklüğüne veryansın edip “hani sosyal devlettik?” diye ağlarken iç çekişim çok olmuştur. Hatta kreşin ilk aylarında ömrümden ne kadarını bilemediğim bir sürenin eksildiğini de zaman zaman merak ederim.

Buraya kadar da okuduysanız eğer “ah be güzelim, ne üzdün o kadar kendini, akışına bırakaydın, ne o kadar yıprattın kendini” demiş olanlarınız için söylüyorum: “Doğru söylüyorsun kardeş, kreş için böylesine yıpranmaya gerek yok. Düzeni değiştirecek gücün yoksa, ya düzenin bir parçası oluyorsun ya da düzenden ayrılarak kendi düzenini kuruyorsun.” Çok anarşik gibi görünse de maalesef öyle.

Kreş arayışımda, çocuğum dahi olsun, süper etkinlikler yapsın, içindeki sanat aşkı ortaya çıksın, o müze senin bu tiyatro benim gezsin vb. gibi beklentilerim hiç olmadı. Üç şeye önem verdim. Birincisi kreşin fiziki şartları, ikincisi öğretmenlerin çocuğuma gösterecekleri ilgi ve sevgi, üçüncüsü ise beslenme ve hijyen.



Kreşe giden çocuk şöyle başka oluyor, böyle özgüvenli oluyor, anasınıfına başladığında kreşe gitmeyen çocuklardan şöyle fark ediliyor gibi söylemlere bir dönem inansam da sonrasında karşısında oldum. Bana göre anne ya da baba ya da bakımını üstlenen her kimse; çocukla yeteri kadar ilgileniyorsa, çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimine uygun yetişmesini sağlıyorsa, çocuğu ile doyurucu vakit geçiriyorsa o çocuğun kreşe gitmesi o kadar da şart değil. “Aaaa ama çocuk bu, yaşıtlarıyla vakit geçirmesi lazım, sosyalleşmesi! lazım, evin içinde hep anneyle, hep bakıcıyla, hep anneanneyle nereye kadar, cık cık cık” diyenleri duyar gibiyim. Haklı olabilirler ama kızımın geçen seneki kreş öğretmeni ile birkaç gün önce telefonda görüştüğümüzde, “bu yaştaki çocukların yaşıtlarıyla/akranlarıyla vakit geçirebilecekleri daha çooook uzun bir zaman var önlerinde. O yüzden şartlar el veriyorsa kreşe gitmese de olur” dedi.



Eğer anne/baba/bakıcı/anneanne/babaanne tvden, tabletten, cep telefonundan uzak bir şekilde yaşayıp çocuğa kitap okuyorsa, çocuğu parka götürüyorsa, markete gidip birlikte alış veriş yapıyorsa, çocuk –varsa- komşu çocukları ile oyunlar oynuyorsa, hatta ve hatta anneanne ile ya da babaanne ile kabul günlerine bile gidiyorsa, çocuğun evde karalayacak defterleri, kesip yapıştıracağı kağıtları varsa tekrar söylüyorum kreş çok da şart değil bence. 

Hangi durumda kreş şart? Anne çalışıyorsa/çalışmak zorundaysa/çalışmak istiyorsa ya da çocuğunun kreşe gitmesini istiyorsa.

Yine bana göre kreş/yuva adı her ne ise çocukları ile yeteri kadar ilgilenemeyen, kendi öğretecekleri sınırlı olan kişiler için biçilmiş kaftan. Çocuğun eline -resim yapmayı geçtim- karalama yapsın diye kalem vermemiş, tvnin karşısına oturtup kendi keyfine bakmış, iki satır masal okumamış, birlikte iki yumurta kırmamış ebeveynler derhal göndersinler çocuklarını kreşe.



Başından beri –öğretmeni bile- kızımın yaş grubundaki çocukların ÖZBAKIM gerektiren çocuk grubu olduğunu, biraz daha büyük verilse daha iyi olacağını düşünüyordum. Ben erken yaşta kreşe verilen çocukların fiziksel ve duygusal olarak ne gibi zorluklara maruz kaldıklarını az çok biliyorum. İkinci üniversite kapsamında Çocuk Gelişimi bölümünde okuyorum. Araştırıyorum. Ve anladığım şu. Her çocuk farklı. Her çocuğun gelişimsel süreci benzer gibi görünse de birbirinden farklı. Her ebeveynin kreşten beklentisi farklı.

Sizin beklenti sıralamanızda birinci sırada yer alan fiziki şart, bir başkasının sıralamasında yer almayabilir. Ya da öğretmeni iyi olsun gerisi olmasa da olur diye bir beklentiniz de olabilir. Ya da eve yakın olsun başka bir şey istemem de diyebilirsiniz. O yüzden beklenti, tamamen kişiye bağlı. 

Geçen seneden beridir okuduklarımdan, araştırdıklarımdan, gözlemlediklerimden ve tecrübelerimden kreşlerle ilgili beklentilerimde şu sonuçlara varmıştım:
  • Kreşin fiziki şartları uygun olmalı. Mesela uyku odası ve oyun odası ayrı olmalı. Odaları gün ışığı almalı ve sık sık havalandırılmalı. (Ki zaten Yönetmelik de böyle buyuruyor). Tıbben, yatakhanede yatan çocukların sayısını anne ve babalarının sayısı ile de çarpın diyorlar. Yani uyku odasında 20 çocuk varsa kendileri de dahil 20X3=60 demekmiş. Çünkü çocuklar evden gelirken beraberlerinde annelerinin, babalarının varsa kardeşlerinin virüslerini de getiriyormuş. Uyudukları ortamda da bu virüsler sirkülasyon halinde dolaşıyormuş. Bunu ben demiyorum tıp diyor. Bu sebepten uyudukları odada ne kadar az çocuk olursa o kadar iyi. Tabi uyutmayan kreşler de var. O da bir tercih.
  • Müstakil ve güvenli bir bina olması, her mevsim oyun oynayabilecekleri bir bahçelerinin olması büyük avantaj. Bahçeden kastım zemine döşenmiş yeşil halı kaplı camekanlı alan değil. Taşı toprağı olan, bahçesinde ağaçları, çiçekleri olan, salıncağı kaydırağı olan bir bahçe. Çünkü çocuklar açık havada toprakla oynamayı, kaydıraktan kayıp toza çamura bulanmayı, yaratıcı drama dersinden daha çok seviyor.
  • Sınıf mevcudu 10’u geçmemeli. Yönetmelik 0-36 aylık çocukları max. 10 kişi, 37-77 aylıkları max. 20 kişi ile sınırlandırmış olsa da okul öncesi dönemde -özellikle kreş ve gündüz bakımevlerinde- sınıfın kalabalık olması bana göre dezavantaj. Çünkü öğretmenin o yaş grubu ile daha çok ilgilenmesi gerekir. Sayı arttıkça da bu mümkün olmuyor. Hatta kreşte toplam kapasitesinin yarısı kadar çocuk olmalı. (Kreşin toplam kapasitesi 200 ise max. 100 çocuk olmalı).
  • Sevecen, ilgili öğretmenler ve idareciler olmalı. Çocuk-öğretmen-ebeveyn döngüsü aktif olmalı.
  • Çağdaş bir yapıları olmalı.
  • Sınıfta tek öğretmen olmalı. Asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen adı altında bir işleyiş olmamalı. Çocuklar iki öğretmen arasındaki minicik bir çekişmeyi bile fark ediyorlar maalesef ve bu da otoritenin kimde olduğunu anlamalarında kafa karışıklığı yaratıyor. Tek öğretmen ama yeterince stajyer olmalı. Çünkü bir ipte iki cambaz oynamaz.
  • Hijyenden kastettikleri çamaşır suyu olmamalı. Bir kreşi ziyarete gittiğinizde sınıflar ya da kreşin her hangi bir yeri buram buram tuvalet ya da çamaşır suyu kokuyorsa kaçın ordan. Çünkü temizlik anlayışını çamaşır suyu ile bağdaştıran bir zihniyetle çok fazla mücadele edemezsiniz.
  • Etkinliği oyunla harmanlamalı. 
  • Yemekler kreşte pişmeli ve yemek listeleri sağlıklı olmalı (sarelleli ekmekten kahvaltı olmaz, paketli meyve suyundan da bi hayır gelmez)
  • Fiyatı makul olmalı. Buradaki makul fiyat kişiye ve gelire göre değişse de vitrini cilalı olması pahalı olmasını gerektirmiyor. Çünkü çoğunun mobilyası İKEA’dan alınmış sandalyeler, masalar, tabureler ve dolaplardan ibaret. Çoğunda seramik dersi var, çoğunda yaratıcı drama adı altında ne işe yaradığını çok da kavrayamadığım bir ders var, çoğunda yabancı dil dersi var. (Bazılarında Türk öğretmen + Yabancı öğretmen sürekli bulunuyor. Çocuğum 4 yaşında İngilizce’yi yalasın yutsun, cebimden de balya balya para çıksın diyorsanız anadili ile birlikte yabancı dil eğitimini eş zamanlı veren kreşleri tercih edebilirsiniz.)
  • Ve belki de en önemlisi içinize sinen bir kreş olmalı.
Kreşlerin işleyiş mantığı üç aşağı beş yukarı aynı. Çocuk konforlu, vitrini boyalı, çok pahalı kreşten bir şey anlamıyor. İstemiyor da. Çünkü onun ihtiyacı olan sadece sevgi, oyun ve özbakım. Lüksü, daha fazlasını, daha cilalısını isteyen bizleriz.

Önemli olan tek bir şey var aslında. Ne kreşin sizin içinize sinmiş olması, ne fiyakalı bir kreş olması, ne bahçesindeki ineği sağıp organik yoğurt yapması, ne atomu parçalayacak dahi çocuklar yetiştirme garantisi vermesi, ne etkinlikten başımızı kaldıramıyoruz diyen bir kreş olması, ne eve yakın olması, ne de fiyatının uygun ya da pahalı olması. Edindiğim tecrübelere göre önemli olan tek bir şey var bence. O da çocuğunuzun mutlu bir şekilde kreşe gitmesi, orada mutlu olması ve mutlu bir şekilde çocuğunuzu almanız. Buradaki mutluluk üçlemesi çocuk, ebeveyn ve öğretmenden oluşuyor. Formül basit: Mutlu öğretmen = Mutlu çocuk = Mutlu ebeveyn.



Kreşe giden bir çocuğunuz varsa ve çalışan bir anneyseniz şu duyguları ve düşünceleri de zaman zaman yaşamamanız mümkün değil. Bir kere sabahın köründe kalkıp uyuyan çocuğunuzu uyandırmak başlı başına bir vicdan azabı. Kreş evinize yakın değilse çocuğu her sabah şehir trafiğinin içine sokarak götürmek ve akşam da aynı şehir trafiğinin içine sokarak eve getirmek ayrı bir vicdan azabı. Çocuğu kreşe bıraktığınızda başlarda arkanızdan ağlayan, sonrasında melül melül bakan gözlerle sınıfın yolunu tutan çocuğun arkasından bakakalmak ayrı bir vicdan azabı. Mesai saatlerinizden dolayı çocuğu sabahları erkenden kreşe bırakmak ve akşamları da en son almak başka bir vicdan azabı. Çocuk her hasta olduğunda çalışıyor olmanızın verdiği yükün altında ezilmeniz, ulan çalışıyorum da napıyorum atomu mu parçalıyorum diye yaptığınız işi hor görmeniz ayrı bir boyut. Onu bir gün kreşten üzgün ve mutsuz aldığınızda “Acaba yanlış mı yapıyorum? Ya hayatının bir yerlerine bu duygular yerleşirse? Çocuğuma el bakacağına ben mi bakmalıyım?” diye hayatı sorgulayan ve kendinizi suçlayan düşünceler de bambaşka bir boyut.

Ama çocuk büyüyecek. Hep 3 yaşında ya da 5 yaşında kalmayacak. Çocuğa annesinin bakması maddi ve manevi anlamda müthiş bir ayrıcalık. Ama çocuğunuza siz de bakıyor olsanız o çocuk bir gün büyüyecek ve zorunlu eğitim yaşı geldiğinde zaten sistem kolundan tutup onu okula götürecek. Önemli olan o döneme kadar süreci iyi yaşamak. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmak. Keşke her anne/baba sosyo-ekonomik şartları bozulmadan kendi gönlünce çocuğuna bakabilse. Ülke politikası çalışan kadına 4 aylık doğum izni ile değil de en az 2 yıl çocuğuna maddi kayıp yaşamadan bakabilme imkanı sağlasa. Ne yazık ki ülke şartlarında çalışan bir anneyseniz, bakım konusunda yeterli desteğiniz yoksa çocuğunuz bakıcı/kreş ikileminden birinin içinde bulacak kendini. O yüzden çok da yıpranmadan süreci atlatmak gerekiyor.

Kızım 2 aydır başka bir kreşe gidiyor. Gittiği kreşin bana göre avantajları da var, dezavantajları da. En büyük sorunumuz ulaşım. Kreş başka semtte, evim başka semtte, işyerim başka semtte. Sınıfları kalabalık, asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen olarak iki öğretmen var. Uyku odasında 44 çocuk uyuyor. Yemekhanede bütün çocuklar aynı anda yemek yiyor. Gürültüyü, şamatayı bi görün. Ama güvenilir bir yer. Kafama yatan tarafları daha fazla.

Geçen yıldan bu yana ikisi kızımın devam ettiği kreş olmak üzere toplamda 18 kreş gezdim. Bir dönem Montessori eğitim sistemine merak sardım, baya araştırdım. Hatta blogda da yazdım. Prensip olarak benimsemiştim de ama ülkemizdeki Montessori eğitim metodunu uygulayan okulların dudak uçuklatan fiyatlarını gördükçe ve bu okulları birebir görme fırsatı buldukça çok da elzem bir metod olmadığını anladım. Evde Montessori uygulamaları ile felsefesini öğretebileceğimi düşündüm ve şartlarımıza uyan yanlarını çocuğuma öğretmeye çalıştım. Hala da devam ediyorum. Ama kalbim Waldorf'tan yana.



Gördüğüm kreşlerin hepsinden her anlamda çok şey öğrendim ve gözlemledim. Mesela kreş/okul kurumsallaştıkça sınıf sayısı artıyor. Kurumsal bir yapıysa ve birden fazla şubesi varsa sınıf mevcudu genelde 16 kişi. Bunu avantaj olarak değerlendiren kreş yönetimi de var. Dezavantaj olarak gören kreş yönetimi de. 

Avantaj olarak görenlerin gerekçeleri, kalabalık sınıfta kreşe giden çocukların anaokuluna ya da ilkokula başladığında akran zorbalığına daha az maruz kalmaları. Akran zorbalığı nedir derseniz; çocuk ve ergenlerin benzer yaş grubu çocuk ve ergenlerden fiziksel, duygusal ve cinsel olarak maruz kaldıkları örseleyici kötü muamelelerin tümüne verilen ad.

Çocukların ilgiye ve sevgiye ihtiyaç duydukları bir dönemde kalabalık sınıfa maruz kalmalarını bazı kreşler dezavantaj olarak görüyor. Çünkü öğretmenin her çocukla yeteri kadar ilgilenemeyeceği kanısında. Ki bence de öyle. Dediğim gibi doğrularınız beklentilerinize ve neye inanmak istediğinize bağlı.

Bizim en büyük handikapımız oturduğumuz semtte fazla kreş bulunmamasıydı. O yüzden oturduğum semti değiştirmek istediğimden çok fazla kreşe baktım. Doğrusunun bu olmadığını da anladım. Çünkü kafanıza yatan bir kreş için evi barkı taşıyıp, çocuk o kreşe alışamadığında ortada kalma ihtimaliniz var. Bu sebeple kreşe göre ev değil, eve göre kreş bakmak en mantıklısı. Malum ülkemizdeki sınav sistemleri zaman zaman değiştiğinden, iyi okulların olduğu semtlere doğru bir kayma da başladı. O yüzden iyi düşünüp doğru karar vermek lazım.



Gerçi hep savunduğum bir şey var. Çocuğun çiçek gibiyse nerede olsa açar. Bağnaz bir düşünce gibi görünse de öyle. Bizlerin yapabileceği çocuklarımızın en iyi, en pahalı eğitimi almasını sağlamak değil. Şartlarımıza en uygun koşulu en optimal düzeyde çocuğumuza sunabilmek. Ve kreş arama sürecinde yaşadığım tüm olumsuzluğa ve hayal kırıklığına rağmen hala parasız eğitimden yanayım. Hatta hatta okulsuz eğitimden yanayım. Parasız eğitim mümkün değil biliyorum ama en azından özelleşen eğitime kamyonla para dökme yanlısı değilim. Çünkü servet döktüğümüz kreşlerin makul olanlardan çok da bir farkı yok. O kadar çok parayı verince farkı varmış gibi hissediyoruz ya da ona inanmak istiyoruz hepsi bu. Şunu öğrendim: iyi hastane yok, iyi doktor var; iyi okul yok, iyi öğretmen var.

Kreş arayışım hala devam ediyor. Zor beğendiğimden ya da çocuğumun uyum sağlayamamış olmasından değil. Evimin, işimin ve kreşin farklı semtlerde olmasından. 

Geçen sene, görüşmeye gittiğim kreşlere yukarıda madde madde yazdığım kriterlerle giderdim. Şimdi görüşmeye gittiğim kreşler “Bizden beklentiniz nedir?” diye sorduğunda tek bir şey söylüyorum. Çocuğum öğretmenini sevsin ve kreşe isteyerek gelsin yeter. 

Not: Kızım hala ilk kreş öğretmenine resim yapıyor, onu özlediğini söylüyor ve farklı şehirlerde olmamıza rağmen hala öğretmeniyle iletişimimiz devam ediyor.

Birgül Öğretmene ithafen..

Fotoğraflar: Pinterest

31 Ekim 2017 Salı

Bir Brownie Yaptım, Kafanı Gömer Uyursun


Eğer bir gün şu anki hayatımdan farklı bir hayat yaşayacaksam; bu, Cafe Fernando’nun yaşadığı hayat gibi olmalı.

Kendisine olan hayranlığım seneler öncesinde başladı. Tariflerindeki asaleti ve mükemmelliği görünce bu hayranlık arttı. İşi gücü bırakıp kendini evde blog ve kitap yazmaya adadığında katlandı. Ve nihayetinde kitabı çıktığında bu hayranlık zirveye ulaştı.

Kitabı daha çıkmadan önce, kitabına vereceğim her kuruşu helal etmiştim. Kitap çıkar çıkmaz sipariş etmiş ve lohusalığımın ilk günlerinde sayfaları karıştırdıkça annemin ve eşimin anlam veremediği tarifsiz bir mutluluk yaşamıştım.


Cafe Fernando’yu tanıyanlar bilir. Kendisi bir tarifi defalarca deneyip sonrasında blogda paylaşan biridir. Vanilyalı kek tarifi vermiş bile olsa mutlaka o vanilyalı kek mutfağında defalarca pişmiştir. Çünkü Cafe Fernando’nun lügatında tesadüfle elde edilmiş başarıya yer yoktur. Varsa da o tesadüfün arkasında mutlaka sağlam bir deneyim vardır.

Kitabın İngilizcesi olan The Artful Baker geçen hafta Amerika’da yayımlandı ve ben en az Cafe Fernando kadar gurur ve mutluluk duydum. Çünkü fazlasıyla hak ediyor.


Kitabı alalı beri yaklaşık 4 yıl geçti ama ben, sayfalarını huşu içinde karıştırmaktan öteye gidemedim. Kitaplığımın en nadide parçası olan bu kitabı raftan defalarca indirmeme rağmen tarifleri denemeye bir türlü fırsatım olmadı. Belki de cesaretim.

Bir süredir düşündüğüm ve beni telaşa kaptıran bir his içerisindeydim. “Ya yapmak istediklerimi yapmaya ömrüm yetmezse?” diye. Bu his sayesinde kitabı raftan indirdim ve tarifi yapmaya koyuldum. Öncesinde eksik malzemelerimi temin ettim ve birkaç değişiklikle o muhteşem browniyi yaptım.


Brownie tercihiniz nasıldır bilemem ama ben browninin dışı kıtır, içi fazla akışkan olmayan, yoğun çikolata tadını damaktaki her zerreye kadar hissettiren halini seviyorum. İlk seferde içine beyaz çikolata parçaları koyduğum için üzerine ekstra çikolata eritmedim. Belki bir sonraki denemem bol sütlü çikolatayla kaplanmış brownie olur. Tabii ki kitaptaki ilk denemem bu denli enfes olduğundan, diğer tarifleri yapmamdan sıra gelirse..



Cafe Fernando ile ilgili en büyük hayalin nedir diye sorsalar, kendisiyle tanışmak ya da kitabını imzalatmaktan ziyade kendi tariflerimi denemiş olduğunu görmek, eleştirilerini ve layıksam beğenisini duymaktır derim.

MALZEMELER:
  • 300 gr. bitter çikolata (75 grlık 4 paket)
  • 3 yumurta
  • 100 gr. tereyağı
  • 160 gr. toz şeker (1 su bardağı kadar)
  • 140 gr. un (1 su bardağı)
  • ½ çay kaşığı tuz
  • 1 kapsül Dr Oetker vanilya aroması (yoksa eleyin)
  • 1 çay bardağı parçalanmış beyaz çikolata


YAPILIŞI:
  • Fırınınızı 160 derecede ısıtmaya başlayın. 
  • 20 cm’lik kare bir kek kalıbını tereyağı ile ortasını ve kenarlarını yağlayıp içine yağlı kağıt serin. (Yağlı kağıt her kenardan en az 5 cm sarkacak). 
  • Tereyağını bir tencerede eritip ateşten alın. (Sadece eriyene kadar ısıtın, kaynamasın.)
  • İçine bitter çikolataları ekleyip, çikolatalar eriyene kadar spatula ile karıştırın.
  • Mikser kabında yumurtaları ve toz şekeri mikserin en hızlı ayarında 5 dakika çırpın. 
  • İçine yavaş yavaş erimiş tereyağlı çikolatayı ekleyin. 
  • Vanilya aromasını da ekleyerek çırpmaya devam edin. 
  • Mikseri kapatın. 
  • Çok karıştırmamaya dikkat ederek unu ve tuzu da ekleyip spatula ya da tahta kaşıkla karıştırın. (Neden tuz? Çikolatanın tadını keskinleştirmek için)
  • En son parçalanmış beyaz çikolataları da ekleyip fırın kabına boşaltın. 
  • Oldukça yoğun kıvamda bir karışım olacaktır. Spatula ile üzerini düzleyip, fırın kabına eşit yayılmasını sağlayın. 
  • 35-40 dakika kadar pişirip oda sıcaklığında soğumasını bekledikten sonra servis yapın.

Buzdolabında saklama kabının içinde 1 hafta muhafaza edebilirsiniz.

Afiyet şeker olsun..

19 Ekim 2017 Perşembe

Lakto-Fermente Turşu Yapımı


Turşunun iyisi sirke ile mi olur yoksa limonla mı olur tartışmasına son noktayı koyuyorum. Turşunun iyisi lakto-fermente olur arkadaş. Yani ne sirke olur içinde ne de limon suyu. Bugüne kadar yediğim turşulara lafım yok ama arkadaşım Şiyar olmasaydı bu sağlık ve lezzet deposu turşulardan bihaber olacaktım.

Nedir bu lakto-fermente? İnternetten edindiğim bilgilere göre lakto-fermentasyon; sebzeleri ve meyveleri koruma metodu ama korurken aynı zamanda da besin değerlerini arttıran bir metot. Buradaki lakto, laktik asit.  Yani bitkilerin çoğunda bulunan asit alkolü. Laktobasiller, asit ve tuzu seven bakteriler ve bize dostlar. Laktobasillerin çoğalıp genişlemesi ve sebzelerimizin bozulmaması için onları sakladığımız ortamın asit düzeyinin 4.6 ya da daha düşük olması ve oksijensiz olması gerekiyor. Lakto-fermente sebzeler zengin prebiyotik özellikleriyle sindirim ve bağışıklık sistemimiz için çok önemli. Üstelik bakteriler sebze ve meyvelerdeki selülozu yıktığı için sindirimi kolaylaştırıyor. Yani salatalık veya lahanayı çiğ yediğinizde daha zor sindirirken, turşu olarak tükettiğinizde çok daha kolay sindiriyorsunuz.

Bütün bunlara ilaveten bu bakteri kültürleri size sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineralleri organizmanın kullanımına hazır hale getirip, vitamin değerlerini de arttırıyor. Yani kırmızı turp turşusunun içinde, turptan çok daha fazla C vitamini barınıyor.


Toplum olarak turşu kurarken yaptığımız çok büyük bir yanlış var. Biz turşuyu yaparken asitliği hemen sirke ya da limon ilave ederek sağlıyoruz. Turşuya sirke, limon, limon tuzu koyduğunuz anda sebzeleriniz korunur ama fermentasyon ve prebiyotiklik biter. Yani turşunun tüm faydalı özelliklerini durdurmuş, sadece sebzeleri çürütmemiş olursunuz. O sebeptendir ki lakto-fermentasyon yönteminin daha çok duyulup, daha çok mutfaklarımıza girmesi lazım.


Lakto-fermente turşuyu ilk defa yiyecek olanlar için bir uyarı yapayım (ki eşim de buna dahil) tadı damak zevkinize pek uygun gelmeyebilir. Sirkeyle ya da limon tuzu ile yapılan turşudaki boğazı yakan sertliği yok. Baharatların tadı daha baskın ama faydalarını düşündüğünüzde bence daha cazip. Hele ki kış aylarının yaklaştığı ve gribal enfeksiyonların kol gezdiği şu günlerde bu turşunun suyu bile müthiş bir şifa deposu.

Ben ne bulduysam turşusunu kurdum. Salatalık, acur, havuç, elma, kırmızı kiraz turp ve bamya. Hatta kırmızı pancar, lifli olduğu için lakto-fermente olmazmış ama onu bile yaptım. Oldu valla. Hepsinin tadına bayıldım. Favorim bamya turşusu. Bu turşular çıtır çıtır çerez gibi yeniyor. Yedikçe yiyesiniz, yaptıkça yapasınız geliyor. Benden söylemesi.. 


Gelelim tarife..

Lakto-fermente turşuda başrolde baharatlar oynuyor ve kaya tuzu da onlara eşlik ediyor.. Yani tane karabiber, kişniş tohumu, sarı hardal tohumu ve kimyon tohumunuzu almadan lakto-fermente turşu kurmaya girişmeyin. Korkulacak bir şey yok, hepsini aktarlarda bulabilirsiniz.



MALZEMELER (1 lt'lik kavanoz için):


  • 1 çay kaşığı kişniş tohumu
  • 1 çay kaşığı kimyon tohumu
  • 4-5 adet tane karabiber
  • 1 çay kaşığı sarı hardal tohumu
  • 3-4 adet taze asma yaprağı (yoksa salamura da olabilir) dut yaprağı veya kiraz yaprağı da olabilir
  • 6-7 diş sarmısak
  • 1 adet limon (dilimlenmiş)
  • Bir kaç dal dereotu ya da maydanoz
  • Defne yaprağı (ben kullanmadım, tercihe bağlı)
  • 50 gr. salamura tuzu (kaya tuzu)
  • İçme suyu
  • Ve turşu kuracağınız malzemeler

YAPILIŞI:
  • Öncelikle turşu kuracağınız cam kavanozu ve kapağını kaynar su ile çok iyi dezenfekte edip soğuk su ile durulayın. 
  • Sonrasında bir kaç dal dereotunu ya da maydanozu kavanozun altına yerleştirin.
  • Üzerine 6-7 diş sarmısak, 1 çay kaşığı sarı hardal tohumu, 1 çay kaşığı kişniş tohumu, 1 çay kimyon tohumu, 4-5 adet tane karabiberi serpin. Yıkanmış turşuluk malzemeyi sıkı sıkı kavanoza yerleştirin. 
  • Aralara 1 limonu dilimleyip yerleştirin. En önemli yere geldik. Bir şişede ya da kapta 1 lt içme suyuna 50 gr. deniz tuzunu koyup iyice eriyene kadar turşu suyunu hazırlayın. Buna altın oran diyorlar. Tuzun kaşıkla ölçüsü yok. 
  • Turşu suyunu kavanozun içi alana kadar doldurun. 
  • Kavanozun üzerine 3-4 adet asma yaprağını ya da yapraklardan her hangi birini yerleştirin. (Turşunun sert kalması için gerekli olan tenin maddesini sağlamak için gerekli, olmazsa olmazlardan) 
  • Malzemelerin altta kalması ve küflenmeyi önlemek için üstüne taş ya da bir ağırlık koyun.
  • Kavanozun kapağını tam kapatmadan hava alacak şekilde karanlık bir dolapta ara ara kontrol ederek 5-6 gün bekletin. Ara ara kontrol etme olayı çok önemli. Turşular küflenebilir ya da taşabilir. 

  • Taşma olabileceği için kavanozların altına kurulama bezi tarzı bir bez serebilirsiniz. 
  • 5-6 gün sonra kapağını kapatıp buzdolabına kaldırın. Suyu azalmışsa tekrar aynı oranda turşu suyu hazırlayıp üzerine ekleyin. 

 15 gün sonra turşularınız yenmeye hazır.

Afiyet şifa olsun..

3 Ekim 2017 Salı

Mutluluğun Resmini Çizemiyorsan Çok Da Zorlama Be Gülüm

Instagramın ilk çıktığı yılları hatırlayın. Herkes kendince fotoğraflar çekip masum masum paylaşıyordu. Instagram hesabı açanların ilk fotoğraflarına bakın, genelde siyah çerçeveli fotoğraflarla, havuz kenarında ojeli tırnaklarla çekilmiş ayaklarla, rengarenk içkilerle doludur. O zamanlar dedim acaba pintereste rakip mi geliyor? Yanılmışım. İyi ki de yanılmışım.

Uygulamayı indirip hesap açtığımızda ilgi alanlarımızı işaretlemek zorunda olduğumuzdan ve benim de yeme-içme kategorisini seçmiş olmamdan kaynaklı, -özellikle son zamanlarda- takip etmediğim halde keşfet bölümünde karşıma hep mint yeşili mutfak eşyaları ve pudra pembesi halılar ile mutfağını döşemiş hamarat yurdum kadınları çıkıyor. Ve bu kadınlar annelerimizin senelerdir yaptığı mayalı poğaçaları askeri nizamla düzenlenmiş mutfaklarında ya da residence tarzlı fon perdeli salonlarında öyle bir sunuyorlar ki acaba hepsinin evinde profesyonel bir fotoğrafçı mı var diye kendime sormadan edemiyorum.

Dikkat ettiyseniz bu kadınların büyük bir bölümünün profilinin altında “sunum delisi”, “iki aşk böcüğünün annesi”, “kocişinin bir tanesi” “reklam ve işbirliği için dm” gibi şeyler yazıyor. Ve asıl ironik olan şey bunların takipçi sayısı. Bu kişilerin normalde apartman komşuları ve birkaç hısım akrabadan öte gidemeyecek çevresi, nasıl oluyorsa bu ortamlarda zirve yapıyor. Ve yine bu kişilerin 50B ve üzeri takipçiye el emekleri ve göz nurları ile sahip olmadıklarını sağır sultan bile biliyor. Çoğu, ne yazık ki takipçi satın alıyor ve sayı arttıkça firmalardan gırla reklam teklifi geliyor. Ve yine çoğu hatırı sayılır bir gelir seviyesine sahip. (Gördüğüm mutfaklar ve evlerin bilimum köşeleri asgari ücretle geçimini sağlayan mazbut bir aileye ait olmayan görüntülerden ibaret olduğundan bu tespitim.) Gerçi bunlara yeni yeni sosyo-ekonomik-kültürel seviyesi oldukça düşük kadınlar da eklendi. Yöresellik başka bir şey, yöresel kültürü yozlaştırmak başka bir şey. Başkaları ne düşünür bilemem ama benim için görsel çirkinlikten başka bir şey değil son zamanlarda gördüklerim.



Kadınların çalışmasını, üretmesini ve ekonomik olarak bağımsız olmasını her yönden destekleyen biriyim. Çalışmaktan kastım illa bordrolu ya da tam zamanlı çalışmak değil. Üretmeli ve ürettiklerinden (eğer istiyorsa) para kazanmalı bir kadın. Ama emek hırsızlığı yaparak, dil bilgisi kurallarını ihlal edip, birbirinin aynısı fotoğrafları çekip farklı zamanlarda paylaşıp para kazanarak değil. Hele ordan burdan topladığı takipçilerle hiç değil. Bakın altını çiziyorum, niteliği olmayan haksız kazançtan bahsediyorum.

Bu isyanıma çocuğunun fotoğraflarını çarşaf çarşaf paylaşıp, “ay nasıl da yemelik, vay nasıl da poposu ısırmalık” diyenler de dahil, okumadığı kitapları sırf dekor olsun diye masaya koyup yanına da kahve iliştirip sanat sepet ayağı çekenler de dahil, hiçbir işi gücü olmayıp kocadan zengin, orda burda para harcayıp “bakın ne kadar da mutluyum” diye 32 dişini göstererek sırıtıp anlamsız cümleleriyle poz verenler de dahil, kendisine reklamını yapsın diye gönderilen eşyaları farklı bir hesapta satanlar da dahil, attığı konum ya da hashtag sayesinde gittiği tatili bedavaya getirip, üstüne bir de takipçilerini ihmal etmeyerek baldan tatlı bedava pekmezle kahvaltı yapanlar da dahil, espri düzeyi ilk okul seviyesini geçmediği halde zekasıyla övünenler de dahil. Israrla altını çiziyorum, niteliği olmayan paylaşımlarla hasbelkader para kazananlardan bahsediyorum.

Zoruna mı gitti birader, sen de yap diyenleri duyar gibiyim. Evet zoruma gidiyor. Çünkü yıllardır blog yazıyorum. Görselliğe çok önem veren biriyim. Özellikle sofrada sunuma çok dikkat ederim. Ama dikkat ettiğim bir diğer husus da (ki sunumun da öncesinde) paylaşımda kullanılan dil. Mesela bildiğim ama yazılışında emin olamadığım bir kelimeyi önce googleda ararım. Gerekirse TDK’dan anlamını teyit ederim. Sonra cümlemin içine koyar paylaşırım, her nerede paylaşacaksam. Ve her şeyden önemlisi takipçi satın alacak kadar zengin! değilim. Gelmiyor mu bana öyle teklifler, komik ücretlere bilmem kaç bin takipçi gönderelim diye mesaj gönderenler yok mu, var. Ama bende öyle bir durumla para kazanmaya meyl edecek vicdan yok. Ve ben takip isteği gönderenlere karşı bile hala seçiciyim.

Ama gelin görün ki instagramda ortalık çekip paylaştığı bir fotoğrafın altına yazdığı, öznesi yüklemi belli olmayan sözcüklerle dolu hesaplardan geçilmiyor. Herkes olmuş mutfak aşığı, herkes olmuş yazar/şair, herkes olmuş sanat eleştirmeni, herkes olmuş iç mimar, herkes olmuş tasarımcı, herkes olmuş stil danışmanı, herkes olmuş psikolog, herkes olmuş pedagog, herkes olmuş fiyakalı anne. Bu furyaya kapılıp gidenlerin sonunun bir gün Küçük İbo gibi olacağını da biliyorum. Aldıkları reklam küt diye kesilirse ya da tavuklarına kışt diyen birisi beyden daha yaman çıkarsa, boyunlarını büküp mayalı poğaçaları eşliğinde alt komşularının omzuna başlarını dayayıp ağlayan gözlerle çaylarını yudumlayacaklar. Yine o yumuk yumuk elleri olan ponçikler bir gün büyüdüğünde ve artık popoları ısırılamayacak hale geldiğinde anneleri sudan çıkmış balığa dönecek. Tabii ki çocuklarının ergen durumlarını paylaşmaya bi tarafları yemezse.


Dünya zaten yalan, sanal dünya daha da yalan. Sosyal medyanın gücü yadsınamayacak boyutta kabul ama yine aynı sosyal medya bugün göklere çıkardığını yarın alaşağı edebilir. Okumuyorsan, araştırmıyorsan, ilham almak yerine taklit ediyorsan, eleştiriyi olgunlukla göğüsleyip, eğri tarafını düzeltmeye gayret edip kendine bir şey katmıyorsan arkanı dönmeden harcar seni. Çünkü sürekli pohpohlanmış, sırtı sıvazlanmış, hep sensin denmiş olanların sosyal medyada çok fazla ömrü olmuyor.

Geçen gün bir arkadaşımla sosyal medya üzerinde konuşuyoruz. Kendisi edebiyatçıdır. İsyanımı daha alaycı bir dille ifade ettim. O da bana herkesin aynı düzeyde olmasını bekleyemeyiz, bu tarih boyunca değişmeyecek bir kural gibi, sen artık uyanmaya başlayan kitledensin dedi. Çok doğru söyledi. Kimsenin aynı düzeyde olmasını beklemiyorum. Bu belki de tarih boyunca değişmeyecek. Ve evet artık uyanmaya başladım.

Sana ne kardeşim kim ne istiyorsa paylaşsın, herkesin kendi özel alanı, ister bebesini çeker koyar, ister tabağını çeker, ister banyosundaki uçuk pembe havlusunu çeker koyar, ister kendisini çeker derseniz bir dinleyin derim. Borçlar hukukunda sebepsiz zenginleşme diye bir kavram var. Bu kavram, bir kimsenin varlığını haklı bir sebep olmaksızın diğer bir kimsenin zararına çoğaltması demek. Yani biri emek veriyor, diğeri hazıra konup haksız yere zenginleşiyor. Haa zenginleşsin nolacak diyorsanız sorun da orda zaten; o, varlığını senin varlığından azaltarak çoğaltıyor. Yani birisi emek veriyor bir şey üretiyor, bir diğeri de ona bakıp taklit ederek (ilham alarak demiyorum) ve üstüne bir de para kazanarak zenginleşiyor. Senin emeğin çöpte, onun ego tavanda. 

Olayın hukuki ve ekonomik boyutu böyle. Bunun bir de sosyolojik ve psikolojik boyutu var. Ekonomi, eğitimini aldığım bir konu olduğundan ahkam kesebilirim ama sosyoloji ve psikoloji hayatın içinde öğrendiğim kavramlar. O yüzden gördüğüm kadarıyla, sosyal medyadaki hesaplar toplumu tornadan çıkmış bir duruma getirebilir. Yani insanları özgünlüğe değil, birbirinin aynısı olmaya itebilir. Psikolojik boyutu ise (ki bence en vahim ve üzerinde düşünülmesi gereken durum) insanları gördükleri karşısında imrendirerek “falanca şöyle mutlu, ben neden değilim, ben de yapıyorum tepsi tepsi börek ama bırak para kazanmayı kocam bir eline sağlık bile demiyor” diye bunalıma sokabilir.



Bu kadar isyanın varsa çözümün de olmalı diyenlere cevabım: Geçenlerde instagramda bir paylaşımın altına yorum yapıyordum. Yazdığım yorumu instagram kabul etmedi. Yorumda özel isim vardı, onu sildim, öyle kabul etti. Madem böyle bir denetim mekanizması var, paylaşımlarda da, hesap açan kişilerde de olmalı. Artık nasıl denetlerler bilmiyorum ama bu çığırından çıkmış düzene birileri dur demeli. Ve belki de en önemli çözüm, seçici olunmalı.

Tabii ki bu eleştirilerime instagramda kendi halinde paylaşım yapan, kendi gibi olmak isteyen, sadeliğe derinlik katan, sağlıklı beslenmeyi teşvik eden, çalışmasa bile birilerine faydası olan, düzgün bir Türkçe kullanan, kendisini geliştirip üstüne de haklı kazanç sağlayanlar dahil değil. Onlar her zaman başımın tacı. 

Gani Müjde’nin bir sözü var, çok da severim. Diyor ki “Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın.” Ben de gördüklerimden sonra diyorum ki “Egosu yüksek olan, Türkçe’yi gelişi güzel kullanan, özgünlükten uzak bir şekilde tornadan çıkan ve haksız kazançla para kazanmak isteyen hesap açmasın arkadaş.”

25 Eylül 2017 Pazartesi

Ev Yapımı Eti Puf

Eti Puf'u sevmeyen var mıdır? Ya da üzerindeki renkli şekerlemeleri tek tek yedikten sonra kalanını ağzına atmadan bir çocukluk yaşamış olan? Eğer varsa ve paketli gıdalara kötü gözle bakıyorsa bu tarifle yarım kalmış çocukluğunu tamamlayabilir. Veyahut çocukluğuna geri dönüp geçmişin o masum tadına tekrar varabilir.

Ben kızımın doğum günü için hazırlamıştım bu eti pufları. Hem yapması keyifli, hem görüntüsü harika, hem de çocuklar başta olmak üzere herkes tadına hayran.


MALZEMELER:
1 paket yulaflı bisküvi (yuvarlak olanlardan)
2 paket krem şanti
1 su bardağı soğuk süt
2 yemek kaşığı pudra şekeri
1,5 su bardağı hindistan cevizi 
Renkli şeker süslemeleri

YAPILIŞI:
  • Geniş bir kapta 2 paket krem şanti ile sütü çırpın. 
  • Koyu bir kıvam alınca içine pudra şekeri ile hindistan cevizini koyup tahta kaşık ile karıştırın. 
  • Üzerine streç film kapatıp 1 saat buzdolabında dinlendirin.
  • Sonrasında hazırladığınız malzemeden mandalina büyüklüğünde toplar yapıp yuvarlayarak bisküvilerin üzerine sabitleyin. 
  • Renkli şekerli süslemelere bulayıp servis tabağına dizin.
Afiyet şeker olsun..

18 Ağustos 2017 Cuma

Bir Datça Masalı


Bir söz vardır “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat” diye. Ben bu yazıda; hem yediğimi içtiğimi, hem de Datça ve çevresinde gezip gördüğüm yerleri kendi izlenimlerimle anlatmak istedim. Siz de benim gibi, tatile çıkmadan önce ya da bilmediğiniz bir yere gitmeden önce internette orası hakkında araştırmalar yapıyorsanız ve karşınıza bu yazı çıktıysa Datça hakkında ufak tefek fikriniz olabilir.

Baştan söyleyeyim, plajda cıstak ve gürültülü müzikler eşliğinde güneşlenmek isteyenler varsa ya da geceleri vur patlasın çal oynasın eğleneyim diyorsanız, Datça o tür beklentilerinizi karşılayamayabilir. Yok ben tatilde huzur istiyorum, dinginlik istiyorum. Eğlenilecek yeri sorarak bulayım, bir suya 10 TL vermeyeyim, yediğim, içtiğim, gezdiğim yerlerde fiyatlar makul olsun diyorsanız bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. Çünkü Datça, huzurun hakkını fazlasıyla veren bir yer.


Bu sene tatil programımızı biraz salladık. İzinlerimiz yaklaştıkça Ege’yi hedefledik ama yer olarak neresi olsun karar veremedik. Bir ara çadır tatili yapalım dedik, sonra çocuk var, hayatımızda hiç çadırda kalmamışız bizi neler bekliyor bilemediğimizden karavana döndük. Karavandan da bir şekilde vaz geçtik. Oktay her şey dahil bir otelde kalmayı istiyordu. Girelim, tatilimizi yapalım ve çıkalım mantığında. Bense daha gezmeli bir tatil istiyordum. Eğer her şey dahil bir otele gidersek tırım tırım gezmeyi unutacaktık. Çünkü gırla para ödediğimiz otelden, ay dur ben biraz da başka yerleri göreyim diye çıkarsak, tatil bütçemiz ikiye katlanacaktı. Geçen sene gezdiğimiz yerlerde konakladığımızdan tatil çok yorucu olmuştu. Bu sefer uygun fiyatlı bir konaklama yeri bulalım, bir yerde sabit kalalım ama çevreyi de gezelim dedik. Arkadaşlarımız Şirin ve Emrah’ın tavsiyesi üzerine Datça’yı tercih ettik. İyi ki de ettik, çünkü hem çok güzel bir tatil yaptık, hem imkanlarımız doğrultusunda gezdik, hem de bu iki gezenti tiple komşu olduk.

Hamşioğulları’nın tuttuğu evin alt katını tuttuk. Şirin’le Emrah’ın geçen seneki balayı evinde bu sene biz kaldık. Onlar da bu sene Puik ve Maya ile birlikte muhteşem terası olan bir üst kata terfi ettiler. Bizimki 1+1 bahçe katı şirin bir evdi. Konfor yok ama mağduriyet de yok. İhtiyaç duyulabilecek her eşya düşünülmüş. Biz çok memnun kaldık.

Datça bir yarım ada. Mavi ile yeşilin bir arada olduğu bakir kalmış ender yerlerden. Doğası ve havası muhteşem. Nem yok denecek kadar az. Sıcak bunaltmıyor. Hatta, yeryüzünün ilk coğrafyacısı sayılan Strabon’un “Tanrı sevdiği kullarını uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderirmiş.” diye bir çok yerde görebileceğiniz rivayeti var.


Bize göre Datça’nın tek sıkıntılı tarafı (ki bazıları için tercih sebebi olabilir) denizinin ve sahilinin taşlı olması. O yüzden Datça’ya gitmeden önce deniz ayakkabısı almanız iyi olur. Gerçi denizinin taşlı olması bir o kadar da berrak olmasını sağlıyor. Ben denizi taşlı, sahili kumlu yerleri sevmeme rağmen, bana bile denizi fazla taşlı geldi. Tekrar söylüyorum deniz ayakkabısı şart.

Datça yarım adasının Kargı Koyuna yakın bir yerindeydi evimiz. Evimiz diyorum çünkü kaldığımız süre boyunca çok benimsedik. Denize nispeten yakın ama arabayla gitmek daha mantıklı geldi. Yol kısa olsa bile dik yokuşu var. Çocuksuz gidenler için yürümek tercih edilebilir ama çocukla tatile çıkanlar için ya da keyfine düşkünler için araba ile denize gitmek en mantıklısı. Karasal bir iklimden geldiğimizden ve döneceğimiz yer yine karasal iklim olacağından her anı değerlendirelim dedik, gelir gelmez hiç dinlenmeden attık kendimizi Kargı koyuna. Ben Kargı’yı sevdim ama Oktay sevmedi. Denizini ve sahilini fazla taşlı buldu.

Denize girilecek yerler için alternatif çok. Merkezde bile denize girilebiliyor. Kumluk denilen bir sahil var merkezde. Denizi hem sığ hem de sahilde rahatlıkla yer bulabiliyorsunuz. Kumluk deyince sahili kum sanmayın. Sahil tamamen taş, sadece denizin bazı yerleri kum.


Datça’nın muhteşem koyları var. En beğendiklerimiz Palamutbükü ve Ovabükü. Dağ yolundan gittiğimiz için tepeden muhteşem bir manzarayla karşılaştık. Hani şu denizin olağanüstü renkli olduğu fotoğraflar vardır ya. Kıyılar yeşil, ortalar turkuaz, uzaklar ise lacivert olan. Hah işte Palamutbükü aynen öyle. Deniz akvaryum gibi. Tek handikapı birden derinleşiyor. O yüzden yüzme bilmeyenler ve çocuklar için tehlikeli olabilir. Ama Datça’ya gidilince kesinlikle görülmesi gereken yerlerden.


Bu sene edindiğim ve devam ettirmek istediğim iki tecrübe var. Biri sahilde şezlonga ve şemsiyeye para vermek istemiyorsanız, plajda kullanılabilecek türden bir plaj çadırı edinmeniz. Datça’da bile (ekonomik olarak uygun bir yer olmasına rağmen) plajda çadır + şemsiyeye iki kişiden 60 TL alıyorlar. Yerine ve mekanına göre bu fiyat değişse de genelde mantık aynı. Bir şeyler yiyip içerseniz şezlong parası almıyorlar. Ben gitmeden önce Rossmann’dan çok ergonomik bir plaj çadırı almıştım. 2 saniyede açılıyor, 3 dakikada toplanıyor. Gerçi toplama süresi kişiye göre değişse de birkaç “otomatik çadır nasıl katlanır?” youtube videosu izlemenin sonunda o süreyi daha da kısaltabiliyorsunuz. Bir diğeri de gezmeli tatile çıkacaksanız ve aracınız varsa piknik tipi soğutucu dolaplardan götürmeniz. Datça’nın koyları uzak olduğundan ve yollar dağ yolu olduğundan içecek ihtiyacınızı soğutucu dolapla karşılayabilirsiniz.

Şirinler bizi bir akşam Eski Datça’ya götürdü. Ben Eski Datça’ya bayıldım. Tarihi dokunun yanı sıra sıcacık bir atmosferi var. Can Yücel’in evinin önünden geçerken şairin üslubu ile denizi olmayan şehirlere bir kez daha burun kıvırdım. Hoş Eski Datça’da deniz yok ama kokusu var.


Çok beğendiğimiz Eski Datça’yı gündüz gözü ile de görelim dedik ve bir yarım günümüzü oraya ayırdık. Eski Datça’ya gündüz giderseniz mutlaka gecesini de görün, eğer gece giderseniz mutlaka gündüzünü de görün. Çünkü bazı yerlerin gecesi güzel, bazı yerlerin gündüzü, bazı yerlerin ise hem gecesi hem de gündüzü. Eski Datça da onlardan biri..




Programımıza sadık kalıp çevreyi gezme planımıza Uşaklılar Sitesi ile devam ettik. Denizi ve sahili nispeten kum. Kum diye tutturmamızın sebebi bizim ufaklık için. Kovasını ve küreğini her yere taşıdı yavrum. Kum bulmak da bize farz oldu. Uşaklılar Sitesi sahilini de Oktay sevdi, ben sevmedim. Evler çok güzel ama sahil bana çok sıkıcı geldi.


Şirin, Datça’da sivrisinek var demişti. Hatta ben gitmeden önce doğal uçucu yağlardan bir sivrisinek kovucu karışım yapmıştım. Hiç gerek olmadı. Daha doğrusu hiç sivrisineğe rastlamadık. Ama Datça’nın ve belki de tatil yörelerinin çoğunun bu seneki genel sorunu su sıkıntısı. Su belli saatlerde veriliyor. Allah’tan hemen hemen her evin su deposu var da o sorunu da sıkıntısız atlattık.

Görmek istediğimiz bir diğer yer ise Hisarönü’ydü. Marmaris’e yakın ama Datça’ya biraz uzak. Biz oradaki askeri kampa günübirlik gittik. Çok minnoş bir kamp olduğu ve günübirlik kontejanı sınırlı olduğu için sabahın köründe damladık. Çok enteresan bir kamp aslında. 10 motel var. Hepsi 2 katlı müstakil. Her motelin önünde çardağı var. Sabah kahvaltınızı, öğle yemeğinizi, akşam yemeğinizi o çardakta yiyorsunuz. Günübirlikçiler için 3 çardak ayrılmış. Gürültü patırtı yok, self servis yok. Sadece dondurmayı ve içeceklerinizi kendiniz alıyorsunuz. Öğle ve akşam yemeğinde sınırlı bir menü var. Hatta öğle yemeğinde 2 ya da 3 çeşit yemek var desem abartmış olmam. Ama öyle sevimli bir yer ki, 40 çeşit yemek arayışına girmiyorsunuz. Oktay 10 gün burda kalsam şair olurum dedi, o derece ilham verici bir yer. Birkaç tavuk, horoz, ördek, sülün dolaşıyor ortalıkta. Acayip görkemli bir tavuskuşu var. Tavşanların olduğu küçük bir kümes tarzı yer yapmışlar. Çocuklara yetiyor da artıyor bile.


Her ne kadar ilk gidişimizin akşamında Oktay’la çardak yüzünden tartışmış olsak da çok huzur bulduğum bir yer oldu Hisarönü. Eğer burayı okuyorsan sevgili kocam, sabahın köründe yollara düşüp oraya geldiysem ve hakkım olan o çardağı kaptıysam, sırf bizim çardağı işgal edenlere ayıp olmasın diye oturmalarına göz yumarak sandalyede oturmaktan keyif alamazdım kusura bakma.

İki günümüzü Hisarönü’nde geçirdik. İkinci gidişimizde tecrübeli olduğumuzdan denize girerken çardağımıza havlu bıraktık. Böylece kocamın iyi niyetli, benimse cazgır bakışlarımla kimseyi “yerimizden kalk” diye taciz etmemiş olduk.

Datça’nın merkezi minnoş bir yer. Hepi topu 1 saatte çoğu yerini üstünkörü gezebilirsiniz. Yat limanının olduğu yerde balık restorantları ve pup-barlar var. 12 TL’ye de bira var, 20 TL’ye de. Datça’da gözlemlediğim ve saçma bulduğum tek şey, mezelerin 2 yemek kaşığı kadar az ve miktarına göre fiyatının çok pahalı olması. Ben söylendikçe Oktay, bana söylenme, git bloğunda yaz ordan okuyayım dedi. 

Ha bir de halkı badem konusunda çok pinti. Memlekette gırla badem ağacı var, adım başı badem satıyor Datça’nın yerlileri. Geneli de yaşlı amca ve teyzeler. Hatta dede ve nineler. Ama satın almaya yeltendiğinizde zırnık ikram etmiyorlar. Dur teyzem tadına bakayım, beğenirsem alacam demenize fırsat vermeden fırçayı kayıyorlar.

Bir gün Knidos’a gidelim dedik. Antik bir şehirmiş. Yol boyu yaşlı dedeler nineler sazlıktan gölgelik yapmışlar, altında badem satıyorlar. Yol da virajlı ve dar. Oktay bi yaşlı dedenin önünde durdu. Dede bademin ne kadar dedi. Dedem öyle yaşlı öyle huysuz ki, badem ne kadar diye soru olmaz, kaç çeşit bademin var? diye soru olur dedi. Oktay da; peki dedem, kaç çeşit bademin var? dedi. Beş çeşit bademim var dedi dede. Oktay da; peki dedem en ucuzu ne kadar? dedi. Dede daha da sinirlendi. “Bende ucuz badem yok” deyip dövecek gibi bakış attı. O dar yoldan bir geçişimiz, daha doğrusu bir kaçışımız var hala hatırlarken bile gülüyorum. (Bu arada arkamızdan 35 TL. diye bağırdı dedem)

Knidos demişken, Knidos antik bir kentmiş. Ben öyle tarihi kalıntıdan, harabeden, antik kentten pek anlamam. Oktay meraklıdır. Onun isteği üzerine gittik Knidos’a. Yanı başımızdaki tekneler eşliğinde denize girdik. Denizi çok yosunlu ama temiz. Tek bir restoran var. Köftesi ve manzarası çok güzel.


Biz Datça’dayken canım dostum Zeliş de eş zamanlı Akyaka’da tatildeydi. Günübirlik ziyaretine gittik. Akyaka’ya giderken ne zamandır görmek istediğim Selimiye’ye de uğradık. 15 yıl öncesine kadar yolu bile olmayan bu sahil köyü, mavi yolculuk tutkunlarının konaklamaya başlamasından sonra turizmle buluşmuş. Denizi oldukça sığ ve sıcak. Köyde, halkın işlettiği pansiyonlar ve restoranlar mevcut. Masal gibi bir yer Selimiye. Günübirlik gidenler için tadı damakta bırakacak türden sessizliği, huzuru ve leziz yemekleri var. Turizme kapılarını açan bu balıkçı köyü, umarım doğasını ve dokusunu kimselerin bozmasına izin vermez.


Selimiye’de denize girip, yemek yedikten sonra Akyaka’ya Zeliş’in yanına geçtik. Gidiş yolu dağ yolu olduğundan hem çok sapa hem de virajlı. Ama Gökova’nın o eşsiz manzarasını görünce yorgunluğunuz biraz olsun geçti.


5 sene öce Muğla’ya seminer için gitmiş, havalimanında yağıştan ötürü mahsur kalmış ve en yakın yer olan Akyaka’ya tahliye edilmiştim. İyi ki de o yağmur yağmış ve ben Muğla’ya gidememişim demiştim Azmak Nehri kenarında yemek yerken. Kış vakti gittiğim için hiç gezememiştim Akyaka’yı. Ama nedense çok beğenmiştim. Bu gidişimde biraz gezme imkanım oldu. Plajını Datça’ya kıyasla çok kalabalık buldum. Restorantlar yine Datça’ya kıyasla pahalı.  Her şeye rağmen Azmak nehri kenarında ailemle oturmak ve ufak çaplı yer sarsıntısından nasibimi almak da varmış dedim, şükrettim..


Tatil planı yaparken çadır kampı yapmak istiyoruz demiştim ya, Datça’dan dönerken yolumuzun üstündeki orman kampı olan Aktur’a da uğradık. Çadır ve karavan kampları hakkında fikrimiz olsun diye tesisi gezdik. Kamp alanında karavan ve çadır kiralama yok. Karavanınızı ve çadırınızı kendiniz getiriyorsunuz. Ayrıca apart tarzı evler ve moteller de var. Detaylara buradan bakabilirsiniz.

Datça’da toplam 10 gün kaldık. Son gecemizi doya doya gecelerine ayırdık. Sahile atılmış masaları ve ağaçlara takılmış fenerleri olan yerlerin ışıkları bana hep masal gibi gelmiştir. Ve o masalı gece yaşamak da ayrı bir güzeldi.


Biz Datça’yı ve çevresini çok sevdik. Yorucu ama doyurucu bir tatil oldu bizim için. Ege’ye bir kez daha aşık olduk ve kısmetse eğer kalbimizin yarısını seneye gidip almak üzere Ege’de bıraktık..


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...