13 Temmuz 2017 Perşembe

Salyangoz Kapaklı Saat

Çocukken kapağı salyangoz şeklinde, içi karanlıkta fosforlu ışık saçan bir kol saatim vardı. Ablam almıştı. Saatimi o kadar çok seviyordum ki kapağı bozulur diye saate bakmaya çekinirdim. O sıralar benim tek mutluluk kaynağım o saatti.

Bir gün annemle memlekete gittik. Teyzemlerde kalıyoruz. Kuzenim saatimi çok beğendi. Ben o zamanlar ilkokula gidiyorum, 7-8 yaşlarında bir şeyim. Kuzenim de benden iki yaş küçük. 5-6 yaşlarında bir şey. İkimiz de çocuğuz yani. O diyor saati ben takacam, ben diyorum saat benim ben takacam, çocuk aklımızla kavga edip ağlıyoruz. Sonra büyükler bir orta yol buldu, biz orda kaldığımız sürece saati kuzenim takacak. Gönlüm razı olmasa da peki dedim. Ankara’ya dönmeden önceki gece annem bana “Kuzenin saatini çok beğendi, o senden küçük, üzülür, saatini giderken ona verelim. Hem ablan sana yenisini alır” dedi. 

Saatimi vermek istemiyordum. Yenisini de istemiyordum. Ablam zaten yeni almıştı. Daha saatime doyamamıştım. O gece, yorganın altında saatimin kapağını açıp fosforlu ışığına baka baka sabaha kadar ağlamıştım. Sabah olduğunda, otogara gitmeden önce ben salyangoz kapaklı saatimi kuzenime vermiştim ve annemle evimize dönmüştük.

O saati kuzenime verdikten sonra yol boyu ne düşündüm, ablam bana yeni bir saat aldı mı hiç birini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım çocuk kalbimin o saati bırakırken yaşadığı acı. Ve üzerinden seneler geçmiş, ben o acıyı bambaşka bir duygu ve bakış açısıyla hatırlıyorum.

Bu nerden geldi aklıma? Bu sabah sosyal medyada bisiklet ile ilgili bir paylaşımı gördüğümde. Paylaşmak ile ilgili bir yazıydı. Sonu başka bir yere bağlanmıştı ama benim aklıma bu anı geldi.
                                              ♥
Anne olduktan sonra annemi ve çocukluğumu daha sorgular oldum. Annemin yaptığı hataları kendi çocuğuma yapmamalıyım, kendi çocukluğumda yaşadığım üzüntüleri çocuğuma yaşatmamalıyım moduna geçtim. Annem o zamanlar iyi niyetle ve yiğeninin üzülmemesi için, belki de teyzeme mahçup olmamak için benden saatimi vermemi istemişti ama diğer üzülenin kendi çocuğu olduğunu fark edememişti. Belki de o saati vermeseydim, kuzenimin de çocukluk anılarında çok beğendiği bir saatin arkasından hüzünle el sallamak kalacaktı.

Çocukken yaşadığımız ve içimizi acıtan ne varsa günün birinde öyle ya da böyle karşımıza çıkıyor. Ve çocuk hayatımızda bize ne ekiliyorsa, yetişkin hayatımızda onları kendimiz biçiyoruz.

Bundan bir sene öncesine kadar kızımı çocuk parkına götürdüğümde salıncakta sallanırken başka bir çocuk salıncağın yanına gelip beklediğinde, büyük bir mahcubiyetle çocuğumu salıncaktan indirip diğer çocuğun sallanmasını sağlardım. Ya da “Hadi biraz da kardeş binsin” diye sallanmanın en keyifli yerinde çocuğumun sevincini yarıda bırakırdım.


Artık yapmıyorum. Çocuğumu, salıncaktan ne zaman inmek isterse o zaman indiriyorum. Salıncağın başında bekleyip hadi indir artık diye taciz bakışları atıp söylenen yetişkinlere gereken cevabı üslubumla veriyorum. Kendisi isterse iner, sizin çocuğunuz da bu sürede kaydırağa ya da diğer oyuncaklara binebilir diyorum.

Başlarda bana bile çok itici geliyordu bu davranışım. Bencillik olarak bile algıladığım olmuştu. Ama artık çocuğumun keyif aldığı bir şeyi başkalarının bölmesine izin vermiyorum.

Çocuğuma, salıncak doluysa ya beklemesini ya da parktaki başka oyuncaklarla oynamasını teklif ediyorum. Salıncakta sallanma mutluluğuna kendisini kitleyip, kaydıraktan kayma mutluluğunu kaçırmamayı fark etmesini sağlıyorum. Ve en önemlisi şunu öğrenmesini istiyorum. Hayat her zaman seni mutlu edecek şeyleri, senin istediğin an önüne sermez, o olmadıysa başka mutluluk kaynakları bulmalısın kendine. Ve bunu yaparken de biraz acele etmelisin. Yoksa mutsuzluğun ağına takılıp, birilerinin seni gelip oradan çıkarmasını beklersin. Ki o da acı verici bir bekleyiş olur. Tercih senin.

Parka gittiğimizde annemi de uyarıyorum. Kızımdan daha büyük yaşta sallanan çocukların yanına gidip “Hadi sen in de kardeş sallansın” demesini istemiyorum. Salıncakta sallanmak her çocuğun hakkı ama ne zaman ineceğine mümkünse salıncakta sallanan karar versin diyorum. Hem zaten bir çocuğun salıncakta sallanma süresi ne kadar olabilir ki? Hayatta beklediklerimizle kıyaslarsak 5 dakika o kadar da uzun olmasa gerek. Bizimki de o sürede kendisini mutlu edecek başka bir yol bulsun.


Artık asıl bencilliğin başkasının mutluluğunu bölüp kendi mutluluğunu istemek olduğunu düşünüyorum. “Hadi senin çocuğun salıncaktan insin de benim çocuğum binsin” diyen yetişkinin bu davranışını başkalarının haklarına, tercihlerine, mutluluklarına saygı duymamak olarak görüyorum.

Sen in kardeş binsin dediğimiz çocuklarımız büyüdüklerinde paylaşım pıtırcığı olmayacaklar. Yeri gelecek mutluluğunu gizleyecek, çünkü onu da almak isteyebilirler. Yeri gelecek mutsuzluğunu gizleyecek, çünkü o mutsuzluğa bakıp, birazını da bana ver diyenler olmayabilir.

O yüzden oradan bakınca bencilce görünebilen ama içten bakınca kendi haklarına ve başkalarının haklarına saygılı insan olarak yetişmek ya da öyle insanların yetişmesine katkıda bulunmak en güzeli bence.



Salyangoz kapaklı saatimi kuzenime kendi rızam ile vermiştim. Vermeseydim kimse bana kızmayacaktı. Ama belki de o yaştaki bir çocuğa annesinin yüklemiş olduğu “paylaşmalısın, yoksa karşındaki üzülür” baskısı baskın çıkmıştı. Vermezsem kuzenim üzülecekti. Ve ben aslında orda saatimi paylaşmadım, kapağını çok sevdiğim ve karanlıkta fosforlu ışık saçan saatimden vazgeçtim.
                                              ♥
Paylaşmak ne derin bir kavrammış meğer. Ve içinden gelerek yapıldığında nasıl da anlam kazanıyormuş. Cebindeki 50 Liranın 45 Lirasını ihtiyacı olan birine verdiğinde, verdiğin 45 Lira değil, cebinde kalan 5 Lira seni mutlu edebiliyorsa bir anlamı oluyormuş paylaşmanın. Necip Fazıl’ın da dediği gibi “Eğer tadını bilirseniz, ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetli” olabiliyormuş.

Demem o ki, paylaştığımız şey bazen vazgeçtiğimiz şey oluyorsa ve bu birilerinin içini acıtıyorsa paylaşmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü öyle durumlarda paylaşmanın hafifliği, vazgeçmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilebiliyor.

11 Temmuz 2017 Salı

Şans, Dolaşanın Ayağına Dolaşır

Üniversiteden yeni mezun olmuşum. Ankara'ya gelmişim. Bir kaç yere CV bırakmışım. Ve ben tavan yapmış bir öz güvenle, birilerinin beni arayıp "buyrun işiniz hazır, gelin başlayın" demesini bekliyorum..

Okulu bitirmişim ama sözüm ona boş da durmuyorum. O zamanlar iş başvurularında diplomanın yanında bir de bilgisayar işletmenlik sertifikası istiyorlar, onun kursuna gidiyorum. (Hoş, şimdilerde bilgisayar kullanma yaşı 5.) Neyse diğer taraftan da yabancı dil kursuna gidiyorum. Ee ne de olsa kendimi geliştirmem lazım. Kuru kuruya üniversite diploması işe yaramıyor. Lisans diplomamın yanına bir kaç sertifika daha ekleyeyim ki zengin gözüksün.
O zamanlar zannediyorum ki üniversite mezunuysan, bilgisayar işletmenliği sertifikasına sahipsen, upper-intermediate seviyede İngilizce biliyorsan, ufak tefek de hobilerin varsa şirketler, holdingler peşinden koşuyor.

Kimse koşmuyor, telefonla bile aramıyor. Bu arada mezun olalı 1 yıla yakın bir süre geçiyor ve ben hala CV bıraktığım yerlerin beni arayıp "buyrun işiniz hazır, gelin başlayın" demesini bekliyorum..

Bekleyişin yerini bir süre sonra umutsuzluk ve huzursuzluk alıyor. Ama böyle olmaması gerekiyordu hayıflanmaları başlıyor ve bir sonraki aşama "üniversite mezunuyum ama işsizim" bunalımı..
Tam da son aşamadaki duygu durumuna geçmeme ramak kala televizyonda Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı diye bir programı var, gece yarılarına hatta sabaha kadar süren o programı büyük bir keyifle izliyorum. O haftaki programda iş arayan üniversite mezunları ve üniversite öğrencileri var. Mezunlar şöyle iş bulamıyoruz, böyle iş vermiyorlar, şöyle işsizlik var, böyle torpil lazım, şöyle şanssız bir nesiliz diye dert yanıyor. Ben de tam, ramak kala bunalımımda yalnız değilmişim, baksana ülkenin en iyi okullarından mezunlar bile işsizlikten şikayet ediyor diye kendimi avuturken Ali Kırca hayatıma yön veren o cümleyi söylüyor. Üniversiteden mezun olmak yetmez, kendinizi geliştirin, gidin bilgisayar öğrenin, yabancı dil öğrenin, 1 dil yetmez 3 dil öğrenin, iş beğenmemezlik yapmayın ne iş olsa kabul edin gibi şeyler söylemiyor. Tek bir cümle söylüyor, diyor ki arkadaşlar: "Şans, dolaşanın ayağına dolaşır."

Bu cümleyi Ali Kırca'dan duyduğum günün ertesinde elimde CV nereye olsa saldırıyorum. Hem gazetede hem de internette gördüğüm bir çok iş ilanına başvuruyorum. Başvurmakla da kalmayıp sonucunu takip ediyorum. Torpil yok mu yine var, 3 dil bilenler daha tercih edilir mi evet daha tercih edilir, bitirmiş olduğun üniversitenin markasının borusu ötüyor mu evet gene ötüyor ama bütün bunlara sahip olanlar da oldukları yerde oturduğu sürece kimse onlara iş vermiyor. Siz ne kadar dolaşırsanız, şans da size o kadar dolaşıyor.

Belki 15 yıl geçmiştir ben o cümleyi aklıma kazıyalı. İster iş ararken olsun, ister ev ararken, ister beğendiğim bir eşyanın nerede satıldığını sorarken olsun, ister çocuğuma kreş bakarken, ister hayallerimin peşinden koşarken olsun, ister bir yemek tarifi ararken.. Biliyorum ki "Şans, dolaşanın ayağına dolaşır."

2015 yılının sonunda katıldığım Marka Festivalinde, başarı öykülerini anlatan ünlülerden hiç biri hayatlarında şansa ya da tesadüfe yer vermiyordu. Hepsi hayallerinin peşinden koşmaya, vazgeçmemeye, çalışmaya, çabalamaya ve kendini geliştirmeye inanıyordu. Hepsinin ortak bir noktası vardı o da; başarıyı elde edene kadar hepsi dolaşmış, yani dolaştıkları için şans da onlara dolaşmış. Belki de bizim şans olarak gördüğümüz; onların emeği, alın teri, çabası.

Şans nedir o zaman? Mesela sayısaldan büyük ikramiyenin çıkması şanstır değil mi? Ama sayısaldan büyük ikramiyenin çıkması için bile o kuponu doldurman gerekiyor. Hayallerindeki pastacıdan olmak için hayallerindeki pastayı yapman gerekiyor. Birilerinin seni keşfedebilmesi için bile görünür olman gerekiyor ki keşfedilesin. 

Aslında şans, harekete geçenin mükafatı.

Şimdilerde kendime bakıyorum. Hayallerim var ve o hayallerimin gerçek olması için hayaller kuruyorum. Teknik açıdan kendimce bir şeyler yapıyorum ama o kadar. Hayallerimi gerçekleştirmek adına pratikte hiç bir girişimim, hiç bir çabam yok. Ve ne yazık ki 15 sene önce olduğu gibi kimse de gelip bana "Neslicim al şu sihirli değneği, o çok istediğin hayallerini gerçekleştir" demiyor. Demeyecek de. Demesin de..

Mesela şehir hayatından bunalanların en büyük hayalidir, küçük bir sahil kasabasında, bahçeli, şirin bir evde yaşamak. Bahçesinde kendi ekip biçtiği sebzelerle, kümesinden getirdiği yumurta ile kahvaltı yapmak. Çocuğunun, ayağı asfalta değerek değil de toprağa değerek büyüdüğünü görmek. Şehir hengamesinden, şehirli egosundan uzak mazbut bir hayat sürmek..

Ama işte sahildeki o çok özendiğimiz hayatı yaşayanlar, o hayatı yaşamak için bir çok şeyi göze alıp oraya gitmiş, yani gitmiş. Hayalini kurduğumuz köy hayatını yaşayanlar şehrin arka sokağında yaşamamış o hayatı. Ya da çok beğendiğimiz pastaları yapanlar, o pastalara pinteresten bakmanın bir adım ötesine geçmiş, o pastayı yapmış ve belki de o şirin dükkanını açmış. 



Çözüm ne o zaman? İşi gücü bırakıp, malı mülkü satıp sahildeki o eve taşınmak mı? Ulan şunun şurasında yaşayacağımız kaç gün kaldı ki deyip parayı pulu saçıp savurmak mı?

Kısa vadede değil belki ama orta vadede evet. Ama o garantici yanımız yok mu, bizi hep bir şeylerden alıkoyuyor. Ülkenin ekonomik durumu belli otur oturduğun yerde, bohem hayat sandığın kadar rahat değildir belki diye diye yapmak istediklerimizi erteliyoruz. Aslında ertelediğimiz yaşayacak olacaklarımız değil, korkularımız. Çünkü o korkularla yüzleşecek kadar ya da baş edebilecek kadar kendimizi hazır hissetmiyoruz. Değişmesini istediklerimiz zamanla alışkanlıklarımız oluyor ve ne yazık ki alışkanlıklarımızın uyuşturucu etkisi ile kendimizi Bastiani Kalesi'nde yaşamaya mahkum ediyoruz.

Hayat yolunda çözüme tek bir yoldan ulaşılmıyor. Herkes kendi yaşantısına göre çözümünü üretiyor. Kimisi emekliliği bekliyor, kimisi şartların olgunlaşmasını, kimisi hele çoluk çocuk hayata atılsın sonrasında bakarız diyor, kimisi de ister cahil cesareti deyin ister gözü dönmüşlük, bir hamle ile hayatını kökten değiştiriyor. 

Önemli olan ne istediğini bilmek. Ve kendine hedef koymak. Sonra da o hedefe sağlam adımlarla yürümek. Yürürken de gözünü dört açmak ve uygun fırsatları değerlendirmek. Korkmamak ve potansiyelin doğrultusunda yılmadan çaba göstermek..

Hedefe ulaştığında karşılaştığın her ne ise; ister şansım yaver gitti dersin, ister kaderde bunları da yaşamak varmış dersin, ister dolaştım, şans da bana dolaştı dersin, orası sana kalmış.

Ve ne yaşamış olursak olalım son kararlarımız hep mutluluk versin..


4 Temmuz 2017 Salı

Marka Olmak Neyse de Adam Olmaz Zor Zanaat Azizim

2015 yılının Aralık ayında Congresium’da Ankara Marka Festivali’nin ilki düzenlenmişti. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı festivale çalıştığım yer beni de göndermiş ve ben o festivalde 3 gün boyunca belki de 3 yılda öğrenemeyeceğim şeyleri  öğrenmiştim.

Öncelikle şunu belirteyim. 2015 yılında katıldığım bir festivalle ilgili yazıyı bugün yazmamın sebebi, bu başarı hikayesinin bir yerlerde kayıtlı kalmasını ve okuyanların "Ben de yapabilirim" diye güç bulup harekete geçmesini istememden.
Festivalde bireysel markalar haline gelmiş yabancı ve Türk konuşmacılar; nasıl marka olduklarını, başarıya götüren yolların neler olduğunu, bu yolda nelerle karşılaştıklarını çok samimi bir şekilde paylaşmıştı. Yalan yok atadan zenginleri ya da bir markanın devamını getirenleri dinlerken pek feyz almasam da onlardan öğrendiklerim de olmuştu ama asıl etkilendiklerim markalarını yoktan var edenlerdi.
Belki festivalden hemen sonra sıcağı sıcağına yazsaydım daha çok şey anlatabilirdim ama aklıma kazınan birkaç başarı öyküsünü anlatmak istiyorum. Konuşmacıların çoğunu keyifle dinlemiş ve notlar almış olsam da öyle biri vardı ki kendisinden o gün haberdar olup başarı hikayesinin önünde saygı ile eğilip konuşmasının bitiminde avuçlarım acıyana kadar kendisini alkışlamıştım.


Sezgin Baran KORKMAZ. Karslı genç bir işadamı. SBK Holding Yönetim Kurulu Üyesi. Kendi deyimi ile “Batan Şirket Doktoru.” Batan ya da batmaya yüz tutmuş şirketleri satın alıp iyileştiriyor ve tekrar piyasaya sürüyor. Elde ettiği karın büyük bir bölümünü sosyal yardımlara harcıyor. Ve en çok da eğitime önem veriyor.

Genç işadamı Kars’ın Digor ilçesinde dar gelirli bir ailenin okuyamamış çocuğu. Ailesinin geçimine katkı sağlamak için küçük yaşlarda ayakkabı boyacılığı yapan ama hep hayalleri olan birisi. Büyük adam olmak en büyük ideali. Ve en büyük hayali Türkiye’nin doğusu ile batısı arasındaki mesafeyi kapatmak.

Çocukken, hayallerinin bir gün gerçek olacağına pek kimseyi inandıramamış. Öyle ki evlerine misafir geldiğinde: “Hadi Baran misafirlere hayallerini anlat bakalım” dediklerinde hayallerini tiyatro oynar gibi anlatırmış.

Günün birinde Korkmaz ailesi İstanbul’a göç ediyor. Sezgin Baran Korkmaz gündüzleri okula gidip öğleden sonraları ayakkabı boyacılığı yapıyor. Kendisi zaten ufak tefek olduğu için boya sandığını her gün taşımak zor olduğundan akşamları eve giderken boya sandığını tersane gibi bir yerde geminin birinin ayağına saklıyor. Öğlenleri okuldan çıkınca aynı yerden sandığını alıp boyacılık yapıyor. Yine bir gün okuldan çıkıp tersaneye bir gidiyor, gemi yok. Boya sandığı da gemi ile birlikte gitmiş. Çok üzülüyor. Çünkü ailesine yardım etmesi, para kazanması lazım. 


Ne yapabilirim diye sokaklarda dolaşırken bir dönercinin kapısında “bulaşıkçı aranıyor” ilanını görüyor. İçeri girip başvurmaya çalışıyor ama ufak tefek olduğu için bulaşık tezgahına yetişemeyeceğinden garsonlar işe almak istemiyor. Patron yaşlı bir hacı amca. Ayaklarının altına iki tane meyve kasası koyarsanız yetişir deyip işe alıyor Baran’ı. Neyse Baran sabahları okula gidiyor, öğlenleri de akşama kadar dönercide bulaşıkçılık yapıyor. Hacı patron sık sık yanına gelip “İsraf haramdır, suyu idareli kullan” diye öğütler veriyor. Gel zaman git zaman Baran bir bakıyor, tabaklarda geri gelen dönerlerin çoğu çöpe gidiyor. Bulaşığı ayırırken yenmemiş dönerleri ve ekmekleri bir yere ayırıp o dönerleri Salı pazarında satmaya başlıyor. Hem de tek başına değil, ayakkabı boyacılığından edindiği arkadaşlarından kurduğu teşkilat ile.

Günün birinde hacı patron pazarda Baran’ı görüyor, vay sen misin benim dönerlerimi pazarda satan diye kendisine kızıyor ve yanlış hatırlamıyorsam işten kovuyor. Baran da “Ya hacı amca sen demedin mi israf haramdır diye, dökülecek olan dönerleri satıyorum” diye kendisini savunuyor.

Sezgin Baran Korkmaz’a Allah yürü ya kulum ne zaman demiş hatırlamıyorum ama muhtemelen hayallerinin peşinden azimle ve inanarak koşuyor ve günün birinde hayallerini gerçekleştirerek büyük adam oluyor.

Marka Festivalindeki konuşmasında şu sözleri beni çok etkilemişti: “Çocukken, hayallerime inananlar ayakkabılarını boyadığımda bana daha çok bahşiş verirdi. Bana inanıp fazla bahşiş veren kişilerin çocukları şimdilerde benim hastanelerimde doktor, şirketlerimde yönetici. Size inanan insanların siz de değerini bilin, sahip çıkın. Ve ne olursa olsun çocuklarınıza, torunlarınıza hiçbir şey bırakmayın. İzin verin kendileri kazansın.”

Ve şunu da eklemişti, çocukken bulaşıkçılık yapıp kovulduğu o ünlü dönerci, şimdilerde kendisine aitmiş.

Neredeyse 2 yıl olacak bu konuşmayı dinleyeli ama etkisi hala üzerimde. Nice okullardan mezun olup kendisine bile hayrı olmayan insanları gördükçe, dar gelirli bir aileden gelip okuyamadığı halde hayallerinin peşinden koşan, bir çok insana hem iş hem gelecek sağlayan Sezgin Baran gibi insanlar gözümde daha bir yüceliyor. 

Bu yazıyı yazarken kendisi ile ilgili unuttuğum bir şey var mı diye internette araştırırken tüylerimi diken diken eden şu haberi gördüğümde kendisine olan saygım bir kat daha arttı:

Sezgin Baran Korkmaz 2016 yılının Mayıs ayında oğlunun sünnet düğününde, düğünün başında eline mikrofonu alıp sahneye çıkıyor. “Hepiniz hoş geldiniz. Bu düğünü bugüne kadar en az 5 kez eşimle ‘Böyle bir dönemde düğün olmaz’ diyerek erteledik. Sonra baktık ki bizim ülkemize barış gelene kadar bizim oğlan askerlik çağına gelecek. Düğünü yapmaya karar verdik.”

Bu dokunaklı sözler misafirlerin yüzünde buruk bir tebessüm yaratıyor ve Baran Korkmaz devam ediyor konuşmasına: “Birazdan sizlere birer boş kese dağıtılacak. İçlerine hediyenizle birlikte lütfen adınızı ve adreslerinizi de yazın.”

Bu sözler aralarında valiler, milletvekilleri, işadamları, sanatçıların da bulunduğu davetlileri adeta şoke ediyor. Salonda buz gibi bir hava esiyor. Bu nasıl bir görgüsüzlük, nasıl bir saygısızlık? Adam utanmadan kimin ne takacağını sorguluyor, bu da yetmiyor “Mutlaka adresinizi de yazın” diyor. Korkmaz’ın bu sözleri üzerine salonda homurdanmalar başlıyor.

Sahnede elinde mikrofonla salondan gelen tepkileri seyreden Baran Korkmaz konuşmasını bitirmek için yeniden hamle yapıyor: “Şimdi hepiniz merak ediyorsunuz tabii, kardeşim takıyı anladık da adresimizi niye yazıyoruz? Anlatayım.. Ben Karslı bir ailenin okuyamamış çocuğuyum. İstanbul’a geldiğim yıllarda yoksulluğun dibini gördüm. Banklarda yattım. Yıllar sonra iş hayatında başarılı oldum. Banklarda yattığım o günlerden bugünlere taşıdığım tek bir hayalim vardı: Bu ülkenin doğusu ve batısı arasındaki mesafeyi kapatmak. Şu an bu salonda Kars valimiz de var. Düğünden önce Vali Bey’le konuşurken öğrendim ki memleketimde kız öğrenciler için acil bir yurda ihtiyaç varmış. Eşimle karar verdik, bugün sizlerin oğlumuza hediye edeceğiniz takıları o yurdun yapımı için Kars valiliğine bağışlayacağız. O yurtta kalacak kızlarımıza okula başladıkları ilk gün sizlerin isimlerinizi ve adreslerinizi vereceğiz. Her biri size kendi cümleleriyle teşekkürlerini ifade eden bir mektup yazacak.”


Baran Korkmaz konuşmasını bitirdiğinde tüm davetliler kendisini ayakta alkışlıyor. İstanbul’un en lüks otellerinden birinin balo salonu az sonra tarihinin en anlamlı anlarına sahne oluyor. Davetliler bir yandan gözyaşlarını silerken diğer taraftan sünnet düğünü için getirdikleri takılara ne ekleyebileceklerini düşünüyorlar. İstanbullu bir turizmci elindeki keseye Baran Korkmaz’ın oğluna takmayı planladığı tam altınla birlikte kolundaki lüks saati sokmaya çalışıyor. Anadolu’dan gelen bir tekstilci hanımefendi üzerindeki bütün mücevherleri almadığı için yeni bir kese daha rica ediyor.

O akşam İstanbul’daki o sünnet düğününde toplanan 1 milyon 870 bin lira Kars Valiliği’ne bağışlanmış. Kars’ın Digor ilçesinden çıkan bir gencin hayali binlerce Karslı genç kızın hayalinin gerçekleşmesine vesile olmuş.

Ne mutlu ki doymak adına başka yere de gitse doğduğu yeri unutmayan insanlarımız var. Ve yine ne mutlu ki o insanlar sayesinde azalıyor mesafeler..

Not: Ankara Marka Festivalinde (2015-2016) beni etkileyen diğer başarı öykülerini de paylaşacağım. 

29 Haziran 2017 Perşembe

Peynir Tabağı

Bir kaç sene önce Çağan Irmak'ın bir röportajını okumuştum. Bir dönem kendisine bir yaşam koçu sağlıklı yaşam konusunda önderlik etmiş. Yaşam koçu nedir çok da anlamam ama bu koçun ilk işi Çağan Irmak'ı markete götürüp alış veriş yaptırmak olmuş. Ve koçumuz sağlıksız beslenmenin alışveriş arabasına atılan yiyeceklerle başladığını söylemiş. Benim en çok ilgimi çeken ve aklımda kalan "peynir" kısmıydı. Alışveriş arabasındaki paketli peynirleri çıkartıp yerine şarküteri reyonunda suyu ile tartılarak satılan kalıp peynirlerden koymuş.  

O röportajı okuduğumdan beri şarküteride suyu ile birlikte satılan açık peynirler bana daha lezzetli, fiyat olarak da ambalajlı olanlara nazaran daha uygun gelmeye başladı. Hem peynirin süt ürünü olduğunu düşünürsek, paketlenmiş olanlarda mutlaka koruyucu madde olacaktır. Açık peynirlerde yaşam süresi daha kısa olduğundan çabuk tüketilmesi gerekli ama daha sağlıklı bence. 

Ben çocukken hatırlıyorum memleketten bize senede bir defa bidona kurulmuş peynir gelirdi. Ya akrabamız gelirken getirirdi ya da otobüsün bagajına verilir babam da gidip karşılardı. Pek tuzlu olurdu o peynir ama pek de kıymetliydi. Kahvaltıda yenmeden önce tuzu çıksın diye sıcak suya koyulup hafiften kendini saldığında daha bir lezzetli olurdu. İdareli yenmesi gerektiğinden börek/çörek içine asla giremezdi. 

Geçenlerde babam memlekete gitmişti. Gelirken de küçük bir bidon tulum peyniri getirmiş bize. Neyse bir kaç gün önce Girit kabağı dolması yapayım dedim. Kabağın içini oyunca bir iç çıktı. Anam atmaya kıyamazsın. Normalde mücver olur ama bu rondadan geçince pek bir cıvık oldu. Neyse galeta unuyla, beyaz unla harmanlayınca biraz katılaştı. Dur dedim içine biraz da peynir koyayım. Baktım evde sadece babamın getirdiği tulum peyniri var. Tulum peyniri de çok dayanmaz. Bastım peyniri benim çakma mücverin içine. Karıştırırken de bir taraftan "ulan anne, senelerce bize memleket peynirini gıdım gıdım yedirdin, ahanda bak birazdan bu tulum peynirli mücverleri küt küt yiyip, yılların acısını çıkartacaz" dedim. Allahtan mücverler yağda kızarırken tulum peynirleri aradan pırtladı da bonkörlüğümün hakkını verdi. Çakma mücverlerim bir tombik oldu, sarmısaklı yoğurda banarken bir güzel yendi vallaha yazarken benim ağzım sulandı, lezzetini siz düşünün.

Neyse konumuza dönelim. Girit kabağı dolması ve tulum peynirli atmasyon mücver tarifimi başka bir gün vereceğim. Şimdilik konumuz peynir. 

Valla ben sofrada kırk çeşit peynir olsun hepsinin tadına bakarım. O derece seviyorum kendilerini. Allah'tan peynir seven bir ailem var. O yüzden değişik peynir denemelerim herkesi mutlu ediyor. Gerçi evimizde yaşayan bir minnak sayesinde şu süt damlaları bazen hüp diye yensin diye kardan adam olabiliyor.


Sözün özü peynir güzel şey azizim. Burdan şarküteri reyonlarında utana sıkıla "bi de şunun tadına bakabilir miyim" dediğim ve bıçakla mikronluk kestiği peynirleri bana ikram eden çalışanlara selam olsun..

Not: İlk fotoğraftaki peynirlerin bir kısmı ambalajlı, bir kısmı da açık satılan peynirlerden. Hellim peynirini bizimkiler Kıbrıs'tan vakumlu getirmişti. Süt damlasını ve çeçil peyniri marketten açık almıştım. Beyaz peynir de sanırım ambalajlıydı.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Mutluluk Paylaşınca mı Güzel Yoksa Kendine Saklayınca mı Eşliğinde Limonlu Kek

"Gez ve kimseye söyleme
Gerçek bir aşk hikayesi yaşa, kimseye söyleme
Mutlu ol, kimseye söyleme
İnsanlar güzel şeyleri mahveder."

Halil Cibran söylemiş bu sözleri. Gerçekten öyle mi? "Paylaştığın senindir, biriktirdiğin değil" diyen Yunus Emre yanılıyor olabilir mi? Yoksa insanlar Halil Cibran'ın dediği gibi güzel şeyleri mahvetmeye meyilli mi?

Eğer Halil Cibran haklıysa neden öyle? Neden paylaştığımız mutluluklar paylaştıkça çoğalmıyor bazen? Neden başkalarının mutsuzluğu ile beslenen insanlar farklı besin kaynakları aramıyorlar kendilerine? Neden mutluluğumuzu anlattığımız insanlar gün geçtikçe azalıyor?

Yunus Emre 13. yüzyılda söylemiş sözünü, Halil Cibran ise 19. yüzyılda. Acaba zamanla değişiyor mu duygular? 

Eğer hayatınızda mutsuzluklarınızın kare kökünü, mutluluklarınızın ise karesini alan insanlar varsa ne mutlu size.. Kaybetmeyin derim. Çünkü insan sadece öyle insanların yanında kendisi olabiliyor, kendisi gibi davranabiliyor ve içini açabiliyor. Ve sadece zaman değil, öyle insanlar iyileştiriyor yaraları..

Bunları yazıp üzerine kek tarifi paylaşmak ne derece alakalı olacak bilmiyorum ama illa bir yere bağlamam gerekiyorsa Damy's Kitchen'da görüp hemen yaptığım bu müthiş kek benim mutluluk kaynaklarımdan biri. Süngerimsi dokusu, mis gibi limon kokusu bir günde keki bitirtip yenisini yaptırtacak türden. Paylaşmasam olmazdı.



MALZEMELER:
3 yumurta
1 su bardağından bir parmak eksik toz şeker
1 su bardağı yoğurt
½ su bardağı zeytinyağı (yoksa ayçiçek yağı)
1 kapsül Dr'Oetker limon aroması (yoksa eleyin)
2 yemek kaşığı limon kabuğu rendesi (dolu dolu olacak)
1 su bardağı un
2 tatlı kaşığı kabartma tozu
1 çay kaşığı tuz

YAPILIŞI:
  • Baton kek kalıbını tereyağı veya margarinle yağlayıp içine un serpin. Tezgaha vurup fazla unu silkeleyin. 
  • Yumurta, şeker ve yoğurdu 1-2 dakika çırpın. (Burada önemli olan fazla çırpmayıp sadece malzemelerin erimesini sağlamak.) 
  • Sonrasında sıvıyağı, limon kabuğu rendesini ve limon aromasını ekleyin. (Limon aroması yoksa sakın limon suyu kullanmayın.) 
  • Unu, kabartma tozunu ve tuzu ekleyip karışana kadar çırpın. (Mümkünse bu aşamayı fazla çırpmadan tahta kaşıkla yapıp bırakın.) 
  • Karışımı kek kalıbına döküp önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında 45-50 dakika kadar kontrollü olarak pişirin. (Bu sürenin sonunda kekin ortasına batırdığınız kürdan temiz çıkıyorsa pişmiştir.)


Fırından çıkardığınız keki ılındıktan sonra kalıbından çıkarıp servis yapabilirsiniz.

Afiyet şeker olsun.. 

6 Haziran 2017 Salı

Hayaller Devlet Okulu, Gerçekler Özel Okul mu?

Bilenler bilir; 80 kuşağı okul çağına kadar genellikle annesinin dizinin dibinde büyümüş, okul çağı gelince eve en yakın devlet okuluna kaydı yaptırılmış, mahallede aynı okula giden çocuklarla kakara kikiri eşliğinde okula gitmiş bir nesildir.

Ve ben de o nesilin bir ferdi olarak ilkokulu devlet okulunda okumuş biriyim. Hatta ortaokulu, hatta liseyi, daha da üniversiteyi.. Ve hala bugün olmuş devletin okullarında eğitim hayatıma devam ediyorum.

Üniversiteye kadar bütün eğitimime Ankara’da devam ettim ve benim zamanımda Ankara’da bile (ki kendisi başkent olur) benim bildiğim 3 tane özel okul vardı. Bu özel okullara gerçekten maddi durumu çok çok iyi olanların çocukları giderdi ve özel okula gitmenin tek bir avantajı vardı, o da “yabancı dil”.


Gelelim günümüze..

Benim zamanımda hepi topu 3 tane olan özel okulların sayısı şimdilerde sayılamayacak kadar çok. Neredeyse her sokakta “butik okul” adı altında apartmandan bozma özel okul var. Çocuğunu devlet okuluna gönderenlerin sayısı gittikçe azalmakta. Ve artık tek gerekçe yabancı dil öğrenmesi değil. Aman devlet okuluna gitmesin de hangi özel okula giderse gitsin.

Benim kuşağım ve öncesi devlet okulunda okumuş olsa bile şu an çoğu aynı şeyi savunuyor: “Devlet okulları artık bizim zamanımızdaki gibi değil, devir değişti, maddi durumum el veriyorsa çocuğumu özel okula gönderirim, hatta maddi durumum el vermiyorsa bile çocuğumu özel okula göndermek ZORUNDAYIM! Yeter ki devlet okuluna gitmesin. Hem karı koca çalışıyoruz. Özel okullar tam gün. Devlet okuluna göndersem yarım gün de etüde göndermek zorundayım, o da ayrı maliyet. Hem devlet, özel okula giden çocuğa maddi destek de veriyor.”


Bütün bunları duymama, görmeme rağmen BEN çocuğumu devlet okuluna göndermek istiyorum. Hatta oturduğum semti değiştirmek pahasına. Çünkü parasız eğitimden yanayım. Çünkü iyi okul yoktur, iyi öğretmen vardır görüşünü savunuyorum. Çünkü özel okulun “özel” insanlar yetiştirdiğine inanmıyorum. Çünkü param olmasına rağmen ticarethane mantığı ile çalışan sözde eğitim kurumlarına saçacak 1 kuruşum bile yok. Çünkü mantar gibi orda burda bitip şube açan özel okulların “kaliteli” eğitim verdiklerinden şüpheliyim. Çünkü özel okuldan mezun olduğu halde İngilizce bir tek cümle kuramayan insanlar tanıyorum. Çünkü çocukların TEOG, YGS, LYS, KPSS gibi sistemin çarklarından her birine ayrı ayrı takılacağını biliyorum. Çünkü özel okullarda egosu şişmiş gösteriş budalası velilerle yarıştıracak sidiğim yok. Çünkü bu ülkenin “çağdaş, laik ve gerçek anlamda eğitim veren” devlet okullarına ihtiyacı var.


Dün akşam eşimle birlikte kabaca bir hesap yaptık. Çocuğumuz şu an 3 yaşında. Kreş ve üniversite dahil ortalama fiyatlı özel okullara gönderirsek 20 yılda ödeyeceğimiz miktar bugünün parasıyla 518.000,00 TL. Yazıyla da söyleyeyim: Beş Yüz On Sekiz Bin Türk Lirası. Ve bu miktara enflasyon oranları ve diğer masraflar dahil değil.

Okuma yazma bilmeyen çocuğuna oyuncaktan çok kitap alan bir anne olarak bu hesabı neden mi yaptım? Eğitim için yapılan harcamayı gereksiz olarak gördüğüm için değil, çocuğu okula göndermekteki amacımız ne onu anlamaya çalıştığım için yaptım. İyi bir eğitim mi? Bir yabancı dil bilmesi mi? Yoksa iki yabancı dil mi? Genel kabul görmüş mesleklerden birine sahip olması mı? Çok para kazanacak bir işte çalışması mı? Yoksa mutlulukla yaşayacağı bir hayatının olması mı? 

Benim için iki şey önemli, birincisi çocuğum mutlu yetişsin, ikincisi sevdiği işi yapsın. Ben çocuğumu bu kadar paralar saçıp özel okula gönderdiğimde, çocuğum o sınavdan bu sınava koşarken çocukluğunu ıskalayacaksa, kendini bilmez ebeveynlerin yetiştirdiği çocuklarla gösteriş yarışına girecekse, insani değerlere sahip olmaktansa akademik bilgilerle dolup taşacaksa olmaz olsun öyle özel okul. Tek farkları yabancı dili iyi öğretmekse eğer (ki tartışılır), zamanı geldiğinde gönderirim çocuğumu yurt dışına, parasını da koyarım cebine, gitsin hangi dili nerede öğrenmek istiyorsa öğrensin.


Eşim, imkanım varsa çocuğumu en iyi özel okulda okutmak isterim tarafında. Bense kaliteli ve parasız eğitim her çocuğun ve her ailenin hakkı olmalı tarafındayım. Eşim bana sistemden bahsediyor, bense olması gerekenden. Eşim bana doğru haklısın ama bu ülkede söylediklerinin gerçekleşmesi çok zor çünkü ………. diye başlayan cümleler kuruyor, bense ona “Neden olmasın? diyorum.

Neden olmasın? Bu ülkede özel okulların sunduğu imkanları sunabilecek devlet okulları neden olmasın? Öğretmense tek sorun, artık devlet okullarında öğretmen olabilmek öyle zor ki. Haliyle devlet okullarına çok iyi öğretmenler geliyor. KPSS’den dünyanın puanını alıp, atanmayı bekleyen binlerce idealist öğretmen var. Ve ister devlet okulunda öğretmen olsun ister özel okulda, hepsi eğitim fakültesi mezunu değil mi? Hepsi aynı eğitimi alıp öğretmen olmadı mı? Hepsi aynı müfredatı öğretmeyecek mi?

Devlet okullarının imkanları kısıtlı olabilir, kabul. Ama bu ülkede Ahmet Naç gibi öğretmenler de var. Ve öğretmenlik, benim dün akşam elime kalemi kağıdı alıp hesap kitap yaptığım gibi yapılacak bir meslek değil. İdealist olmalı öğretmenler. Çünkü insan yetiştiriyorlar. Yeri geliyor evde annenin babanın yetiştiremediği çocuğu da o yetiştiriyor.


Peki ne yapabiliriz? Öncelikle çok uzaktaki değil, mahallemizdeki devlet okulları ile irtibata geçip okullarında neye ihtiyaçları olduğunu öğrenebiliriz. Değişimi kabul etmeyip düzenlerinin bozulmasına dirayet gösterecek “kişiler” mutlaka olacaktır. O zaman da öğrenci velileri ile işbirliğine girip okul aile birliğini örgütleyebiliriz. Milli Eğitim’e gücümüz yetmediyse destek için Belediyeleri işin içine dahil edebiliriz. Herkesin elinden gelen bir iş mutlaka vardır. Okulun ihtiyacı olan ufak tefek tadilatları öğrenci velileri ile hatta öğrenciler ile birlikte yapabiliriz. Sesimizi duyurabilecek kampanyalar başlatabiliriz. Bir kutu boya ile okulun boyası kalkmış ya da rutubetlenmiş yerlerini cap canlı renklerle boyayabiliriz. Sıraları elden geçirebiliriz. Sınıflara çocukların hoşuna gidecek görsellikler katabiliriz. Oyun oynarken de öğrenebilecekleri ortamlar yaratabiliriz. Ve dahası..

Aslına bakarsanız çocuklar hoşluğu sever. Cicili bicili, mis gibi sınıflarda kalıpların dışındaki yöntemlerle öğretin bakalım öğreteceklerinizi, bakın nasıl da çabuk öğreniyorlar.


Ne kadar harcamış olabiliriz bunlar için? Öğrenci başına ayda 100 TL’yi geçerse, üzerini ben tamamlayacağım söz. Haa, maddi imkanları yetersiz olup o parayı veremeyecek durumda olan veliler de var bunu da biliyorum. Ama çocuğunu devlet okuluna göndermeyi isteyen ve maddi durumları daha iyi olan veliler de ellerini taşın altına koysunlar bir zahmet. Gerekirse açığı kapatmak için iki katını versinler.

Gelelim herkesin asıl önem verdiği konuya. Devlet okullarındaki eğitimin yetersizliğine. Devlet okullarında sınıflar kalabalık, öğretmenler yetişemiyor, her çocukla bire bir ilgilenilmiyor o da kabul. Ama öğretmenin asli görevi öğretmekse ve bunun maddi karşılığını devletten alıyorsa, sırf sınıf kalabalık diye kendi öğrencilerine “özel ders” adı altında ve ekstra ücret karşılığında ders vermesi ne kadar etik tartışılır.

Devlet okulları yarım gün olduğu için çalışan anneleri de göz önünde bulundurup etüd merkezleri açabilir. Bu etüd merkezlerinde çocukların yetersiz olduğu dersler için takviyeler yapılabilir. Ücretini yine alsın ama en azından “özel ders” adı altında değil.

Üniversitede öğrenciyken ev arkadaşımın biri Beden Eğitimi Öğretmeniydi. Okulunda maddi durumu iyi olmayan öğrencilerine hafta sonları evimizde ücretsiz Matematik dersi veriyordum. Şimdilerde para kazandığım bir işim var ama öyle zaman geliyor ki ücretsiz yaptığım o işin verdiği hazzı para kazanırken alamıyorum.


Bana kalsa çocuğum okulsuz büyüsün isterim. Çok anarşist gibi görünse de maalesef öyle. Çünkü okulsuz hayatta geleneksel yaşam koşulları daha öğretici ve eğitici. Ama şimdilik böyle bir isteğimin gerçekleşmesi mümkün değil biliyorum.

Var olan eğitim sistemi “devlet okulu” kavramını yok etmek üzere. Bir çok aileyi çocuğunu “özel okula” göndermeye teşvik ediyor. Devlet okullarına aktarılması gereken kaynaklar maalesef özel okullara aktarılıyor. Böylelikle devlet okullarının imkanları kısıtlı hale gelip, tercih edilmiyor. Ama inanın bireysel çabalarla özel okul standartlarına yakın eğitim veren devlet okulları da var. Ve bu yazıyı o okulları gördükten sonra umutlanarak yazdım. Tek yapmamız gereken harekete geçmek, çabalamak ve sonuna kadar mücadele etmek. Hem zaten çiçek gibi çocuğun varsa, nerede olsa açar..


Mesela Eğitimpedia diyor ki: “Finlandiya’da özel okul yok. Finlandiya’da okullar birbirleriyle rekabet etmiyor, aksine dayanışma halindedirler. Okulların hemen hemen tümünün başarı düzeyi aynı. Bu yüzden okulun bir diğerine göre ayrıcalığı yok. Eğitim “herkes için eşit imkanlar sağlamak” demek. Eşitlik kavramına olağanüstü değer veriliyor. Tüm çocuklar zeka ve becerileri ne olursa olsun aynı sınıflarda okuyor.”

Bunları okuyup da, sen devlet okulu diye yanıp tutuşurken, seninle günün birinde özel okulun kapısında karşılaşmayalım diyenler olacaktır. Umarım o zaman geldiğinde düşüncelerim değişmemiş ama bir şeyler değişmiş olur.

Not: Görseller alıntıdır.

9 Mayıs 2017 Salı

2007'de Bir Blog Doğdu, Annesi Adını Neslice Tarifler Koydu

Bundan tam 10 sene önce eski çalıştığım şirkette kızlarla ayda bir buluştuğumuz paralı günümüz vardı. Her ay bir yerde toplanıp muhabbetin kahkahanın dibine vuruyorduk. Bir ay kızlardan birinin gününe, gün dışından biri de gelmişti. Suna’nın arkadaşıymış. Adı Dilek. Kırmızıya yakın kısacık kızıl saçlı, şen şakrak, eğlenceli, aykırı bir tip.

O zamanlar benim yeni tanıştığım insanlarla mesafeli olmak gibi bir kaygım yok. Yeni birilerini tanımak heyecan veriyor o sıralar.. O gece bir samimi olduk Dilek’le. Birbirimizin numaralarını almamızla, ay bak mutlaka görüşelim diye birbirimize ısrarlar etmemizle akşamı sonlandırdık.

Çok geçmedi sık sık görüşmeye başladık Dilek’le. İzmir’li olması ve çılgınlıkla karışık naifliği beni kendisine bağladı. Dilek fotoğrafçılık mezunuydu. O sıralar home office çalıştığı ve eşi Ömer de sık sık iş için şehir dışına gittiği için onlarda çok kalırdım. Bir akşam iş çıkışı gitmişim gene Dilek’lere. Ömer şehir dışında. Dilek oturmuş külüstür bir bilgisayarın başına, çatır çutur bir şeyler yazıp duruyor. Arada bilgisayar takılıyor, indiriyor bir tane monitörün kafasına.

Ben iş yaptığını zannederken o blog yazıyormuş meğer. Bloğunun adı da pek afilli “Arzın Merkezine Yolculuk”.

Ne zamandır bana, blogda yazdıklarımı okusana diye ısrar edip duruyordu. Bir kaç defa okumuştum. Gerçekten de güzel şeyler yazıyordu. Çok entelektüel bir kızdı ve çok şey hakkında fikir sahibiydi. O akşam tutturdu hadi sana da blog açalım diye. Ya dedim ne bloğu? Ne anlarım ben blog yazmaktan? Derken bu beni bir gaza getirdi. İyi be tamam açalım hadi dedim. Dilek bilgisayar başında bana blog açmak için uğraşırken, pat diye dönüp “bloğun ismi ne olsun?” dedi. Beni aldı bir telaş. Şu mu olsun yok olmaz, bu mu olsun var öyle bir adres diye diye Dilek’le düşünmeye başladık.

Ben o sıralarda yan flüt çalmaya merak sarmışım. Gitmişim küçük bir servet dökerek kendime Fox marka bir yan flüt almışım. CSO’nun yan flüt şefinden özel ders alıyorum. Her gittiğim yere yan flütümü götürüyorum falan. O vakitler havalı sayılacak türden bir hayatım var ama bir taraftan da beyaz yakalıyım. Bloğun adı ne olsun ne olsun diye düşünürken, olsa olsa benim bloğun adı “Neslice Düttürü Dünya” olur dedim.

Oldu da.


O akşam açtı Dilek bloğu. Bak dedi bloğunu güncel tutacaksın. Sık sık bir şeyler yazacaksın. Başka blogları takip edip yorum yazacaksın, sana yapılan yorumlara cevap vereceksin diye öğütler verdi. Tamam dedim. 

Gel gelelim benim blogla uzaktan yakından bir ilgim olmadı ilk başlarda. Dilek, kullanıcı adımı ve şifremi bildiğinden arada girip bir şeyler yazıyordu. Bazen saydırıp sövdürüyordu bana yazdıklarıyla. Baktım olacak gibi değil tamam dedim yazacam ben de bir şeyler.

Aldım sazı elime ve yazmaya başladım bir şeyler. Yazıyorum ama kel alaka şeyler. 3 yıl kadar da sürdü blogla olan seviyeli ilişkimiz.

3 sene sonra bir akşam evde Julie and Julia adında bir film izliyorum. Filmde Amy Adams kendi çapında yemekler yapıp eşine yediriyor ve tariflerini de bir deftere yazıyor. Sonra tariflerini blog olarak yazmaya başlıyor. Sonrasında da hayallerinin peşinden koşmaya başlıyor falan. Filmi izledikten sonra acayip cazip geldi yemek bloğu yazma fikri. Yemek yemeyi de pişirmeyi de seviyorum. Pişirdiklerimi yedirmeyi daha çok seviyorum. E o zaman benim tariflerimi de birileri yapıp yerse ve beğenirse ne güzel olur dedim. Hemen oturdum bilgisayarın başına. Önce bloğumun adını değiştirdim. Sonra eski kayıtları sildim. Sonra da ilk tarifimi yazıp paylaştım. O zamanlarki sevgilim (şimdiki eşim) de sağolsun ilk yorumunu yaptı Çerkez Tavuğu tarifime.

Ve böylece hayat buldu “Neslice Tarifler”. İlk başlarda mutfak mermerinin üzerinde çektiğim fotoğrafların yerini sonralarda pencere önleri aldı. Tariflerimde göze hitap eden aksesuarlar devreye girdi. Fotoğraflarımı Picasa süsledi. Sadece “malzemeler”den ve “yapılışı”ndan ibaret olan tariflerimi, yeri geldi hayatımdan kesitler renklendirdi.


Hiç unutmam “Neslice Tarifler”in bebeklik döneminde yemek bloglarını harıl harıl araştırırdım. Hepsine yorum yazardım. Hatta şimdilerde bana yapıldığında çok itici gelen şeyi yapıp “yeni bir bloğum var, bana da gelin” diye bloggerları yorumlarımla taciz ederdim. O zamanlar takipçi sayısı çok olanlara imrenir, keşke beni de çok takip eden olsa diye iç geçirirdim. Sonradan anladım ki önemli olan seni kaç kişinin takip ettiği değil, takip eden kaç kişinin merakla ve heyecanla okuduğuymuş..

E tabi bunları yazarken aklıma şu kısa hikaye de gelmiyor değil. Yazarın birine sormuşlar. Kitabınızın 100 kişi tarafından 1 kere okunmasını mı istersiniz? Yoksa 1 kişi tarafından 100 kere okunmasını mı? Yazar da cevap vermiş: 100 kişi tarafından 100 kere okunmasını.

Gönül ister ki binlerce takipçim olsun, yazdıklarıma yüzlerce yorum gelsin. Ama bazen az, öyle çoğalıyor ki hayatta. Var olanların varlığına şükredip, sadece onlar olsun yeter diyecek kadar tatminkar oluyorsunuz. Tıpkı benim bloğum sayesinde edindiğim zenginlikler gibi.


Yıllar geçti ve ben “Neslice Tarifler” sayesinde ufkumu genişleten, yetenekleri ve emekleri karşısında şapka çıkartan bloglar tanıdım. Çok güzel arkadaşlar, dostlar edindim. Emel Ablam, Aslı, Ahu, Leyla ilk aklıma gelenler.. Dünya’nın diğer ucunda Kanada’da yaşayan Emel Ablam dert ortağım oldu benim. En büyük acılarımı da, en güzel mutluluklarımı da ilk onunla paylaştım. Sevgilimle barıştığımızı ve evleneceğimizi ilk duyanlardandır. Düğün davetiyemi ilk ona gönderdim. Hamileliğimi başından sonuna kadar takip etti. Teee Kanada’lardan kızıma hediyeler gönderdi. Hem de her doğum gününde. O da yetmedi, her Türkiye’ye geldiğinde beni hediyeleri ile mahcup etti. Ve belki de en hazini Emel Ablamla henüz yüz yüze görüşemedik. Ama inanıyorum, o gün de gelecek.

Şimdilerde yeni blog yazanlara bakıyorum. Daha profesyoneller. Ama 10 yıldır blog yazan biri olarak mütevazılığı bir kenara bırakıp şunu söyleyebilirim. Eskiler daha güzeldi. Bizim zamanımızda blog yazanlar yorumlarda kavga etmezdi. Kıskançlık hiç olmazdı. İade-i ziyaret önemliydi. Tariflerde (varsa) mutlaka kaynak gösterilirdi. Farklı sosyal medya hesaplarında paylaşımlar tüketilmezdi. Sevdiğimiz bir dizi filmin devamını bekler gibi beklerdik, sevdiğimiz blogların yeni paylaşımlarını.

2007 yılında çıktığım blog macerasında, hayallerimi gerçekleştirme yolunda minik adımlarla ilerliyorum. Hala kumanda panelimi heyecanla açıyorum. Yeni bir yorum gelmiş mi? Takip ettiğim bloglarlar yeni paylaşımlar yapmış mı? diye panelime merakla bakıyorum. Ve her paylaşımımda heyecanım her geçen gün biraz daha artıyor..

İyi ki Dilek’le tanışmışım. İyi ki sana blog açalım demiş. İyi ki o filmi izlemişim. Ve iyi ki “Neslice Tarifler” doğmuş ve bloğum 10 yaşında olmuş.

Birlikte nice senelere..


Not: Dilek İstanbul’a taşındı. İstanbul’dayken birkaç defa görüştük ama sonrasında birbirimizin izini kaybettik. Duyduğum kadarıyla İstanbul’da doğum fotoğrafçılığı yapıyormuş. Onu çok özlediğimi ve şu düttürü dünyada blogla da olsa kendime ait bir yer açtığı için ona minnettar olduğumu bilmesini isterim.

14 Nisan 2017 Cuma

Zeytinli Penne Arabiata (Bizim Oraların Acılı Domates Soslu Düdük Makarnası)

Ne zaman dışarıda yemek yiyecek olsam ve ne zaman yemek menüsü önüme gelse, gözüm hep makarnalara takılır. Her yediğimde de kendime kızarım. Ulan evde kralını yaptığın makarnanın tabağına şimdi bir ton para vereceksin diye. İç sesim bunları söylerken, yanımdaki dış sesler de (eğer o dış ses dışarıda makarna yemeyi gereksiz bir şey olarak görüyorsa); "Dışarıda makarna mı yenir? Hem bizim domatesli düdük makarna ne zamandan beri oldu penne arabiata? Ver şöyle etli butlu bir yemek siparişi, ban suyuna ekmeğini de karnın doysun adam gibi" diye söylenir durur.

Aslında düz mantıkla bakarsak, makarnanın paketi 1,5 TL., pişirmesi kolay, içine koyulan malzemeler de öyle aman aman şeyler değil, e öyleyse ne diye bir tabak makarnaya dışarıda en az 20 TL. veriyoruz diye haklı olarak merak ediyor insan. Makarnaya değil, sosuna veriyoruz annem o parayı. Vallahi bak. Yoksa makarnayı haşlayıp malzemeyi karıştırmakta ne var.

Makarnanın her türlüsünü ve her sosa bulanmışını seven bir makarna aşığı olarak artık biliyorum ki makarnayı makarna yapan içine koyulan sosudur. Ve o soslar asla hata kabul etmezler ve asla göz kararı ölçüye ayak uydurmazlar. O yüzden dışarıda yediğiniz ve tabağına hatırı sayılır bir para ödediğiniz makarnayı çok beğendiyseniz eğer, sosu tam kıvamındadır. Ve eğer aynı tadı evde de yakalayabiliyorsanız sizden iyisi yok.

Yıllar önce İtalyan bir şefin kurabiye yapımı kursuna katılmıştım. Restoranında makarnalarını kendisi yapıyordu. Ders arasında makarnalarla ilgili bir kaç şey sormuştum. Bana bazı püf noktalardan bahsetmişti. Ben de sonrasında o püf noktalara sadık kalarak ve sosları kendimce geliştirerek damak zevkime uygun tarifler yaratmıştım. O püf noktalar neler mi? Mesela;
  • Haşlama suyu iyice kaynadıktan sonra tencereye önce tuzu sonra makarnaları atın.
  • Makarnalar birbirine yapışmasın diye suyuna bir kaç damla sıvı yağ damlatırsanız ve makarnanızı soslu yapacak olursanız, makarnaların üzerinden sos akar gider. O yüzden haşlama suyuna yağ damlatmayın. (Hem ne gerek var, makarnayı süzerken süzgeç de yağlanmış olur.)
  • Makarnayı 10-12 dakika kadar haşlamak yeterli. Haşlanırken bir kaç defa karıştırmak birbirine yapışmalarını engeller. 
  • Makarnayı süzmeden önce sosu için 1 su bardağı haşlama suyundan ayırın. Sonra tencerenin içine 2 su bardağı kadar soğuk su ilave edip öyle süzün. Makarnayı süzerken soğuk suyun altına tutmak lezzetini eksiltir, haşlama suyunu süzüp makarnayı süzgeçte bırakmak da hamur yapar. 
  • Makarna haşladığınız suyu çorbalarda kullanabilirsiniz.
  • Makarnayı servis yaparken üzerine rendelenmiş peynir koyacaksanız, en son tercihiniz taze kaşar peyniri olmalı. Çünkü taze kaşar sıcağı görünce külçeleşebilir. Onun yerine parmesan, eski kaşar ya da keçi peyniri makarnanızı daha lezzetli yapar. 

Beş yıl önce ilk defa arabiata soslu makarna yapmıştım ve o zaman sosuna beyaz şarap koymuştum. Müthiş lezzetli bir sos olmuştu. Bu sefer beyaz şarap kullanmadım, sirke miktarını arttırdım. Domates yerine annemin yazın yaptığı domates-biber sosundan kullandım. Zeytin ekledim. Ufak tefek değişikliklerle yine nefis bir makarna oldu. 


MALZEMELER:
1 paket penne makarna (düdük makarna)

Sosu İçin:
½ çay bardağı zeytinyağı
1 adet büyük kuru soğan
4 diş sarmısak
4 adet domates (yarım kavanoz ev yapımı domates sosu da olur)
1 tatlı kaşığı domates salçası
1 tatlı kaşığı biber salçası
1 adet kesme şeker
2 yemek kaşığı sirke
1 su bardağı makarnanın haşlanmış suyu
1 çay bardağı çekirdekleri çıkarılmış siyah zeytin
1 çay kaşığı tuz (haşlama suyuna da 1 tatlı kaşığı tuz)
1 çay kaşığı karabiber
1 tatlı kaşığı pul biber

Üzeri İçin:
Rendelenmiş eski kaşar ya da keçi peyniri
Yarım demet ince kıyılmış maydanoz

YAPILIŞI:
  • Derin bir tencerede makarnanın suyunu kaynatın. 
  • Kaynayan suyun içine 1 tatlı kaşığı tuzu ilave edip makarnaları 10-12 dakika kadar ara ara karıştırarak haşlayın. 
  • Haşlanan makarnanın suyundan 1 su bardağı ayırın. 
  • Tencerenin üzerine 2 su bardağı soğuk su ilave edip makarnayı süzün.
  • Soğanı ve sarmısakları incecik kıyıp derin bir tavada zeytinyağı ile birlikte pembeleşene kadar çevirin. 
  • Kabukları soyulmuş domatesleri rondodan geçirip tavaya ekleyin. (Domates yoksa ev yapımı domates sosunu ekleyin.) 
  • Bir kaç dakika karıştırarak pişirin. 
  • Salçayı ekleyin ve karıştırın. 
  • Üzerine 1 su bardağı makarna suyu ekleyerek sosu seyreltin. 
  • Kesme şekeri, sirkeyi, zeytini ve baharatları da ekleyip bir kaç dakika daha pişirin. 
  • Haşlanıp süzülmüş makarna tenceresinin içinde makarnalar ile sosu iyice harmanlayın. 
  • Tencerenin kapağını kapatıp 5 dakika kadar demlendirin. 
  • Rendelenmiş eski kaşar peyniri ve ince kıyılmış maydanozla birlikte sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet şeker olsun..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...