18 Ağustos 2017 Cuma

Bir Datça Masalı


Bir söz vardır “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat” diye. Ben bu yazıda; hem yediğimi içtiğimi, hem de Datça ve çevresinde gezip gördüğüm yerleri kendi izlenimlerimle anlatmak istedim. Siz de benim gibi, tatile çıkmadan önce ya da bilmediğiniz bir yere gitmeden önce internette orası hakkında araştırmalar yapıyorsanız ve karşınıza bu yazı çıktıysa Datça hakkında ufak tefek fikriniz olabilir.

Baştan söyleyeyim, plajda cıstak ve gürültülü müzikler eşliğinde güneşlenmek isteyenler varsa ya da geceleri vur patlasın çal oynasın eğleneyim diyorsanız, Datça o tür beklentilerinizi karşılayamayabilir. Yok ben tatilde huzur istiyorum, dinginlik istiyorum. Eğlenilecek yeri sorarak bulayım, bir suya 10 TL vermeyeyim, yediğim, içtiğim, gezdiğim yerlerde fiyatlar makul olsun diyorsanız bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. Çünkü Datça, huzurun hakkını fazlasıyla veren bir yer.


Bu sene tatil programımızı biraz salladık. İzinlerimiz yaklaştıkça Ege’yi hedefledik ama yer olarak neresi olsun karar veremedik. Bir ara çadır tatili yapalım dedik, sonra çocuk var, hayatımızda hiç çadırda kalmamışız bizi neler bekliyor bilemediğimizden karavana döndük. Karavandan da bir şekilde vaz geçtik. Oktay her şey dahil bir otelde kalmayı istiyordu. Girelim, tatilimizi yapalım ve çıkalım mantığında. Bense daha gezmeli bir tatil istiyordum. Eğer her şey dahil bir otele gidersek tırım tırım gezmeyi unutacaktık. Çünkü gırla para ödediğimiz otelden, ay dur ben biraz da başka yerleri göreyim diye çıkarsak, tatil bütçemiz ikiye katlanacaktı. Geçen sene gezdiğimiz yerlerde konakladığımızdan tatil çok yorucu olmuştu. Bu sefer uygun fiyatlı bir konaklama yeri bulalım, bir yerde sabit kalalım ama çevreyi de gezelim dedik. Arkadaşlarımız Şirin ve Emrah’ın tavsiyesi üzerine Datça’yı tercih ettik. İyi ki de ettik, çünkü hem çok güzel bir tatil yaptık, hem imkanlarımız doğrultusunda gezdik, hem de bu iki gezenti tiple komşu olduk.

Hamşioğulları’nın tuttuğu evin alt katını tuttuk. Şirin’le Emrah’ın geçen seneki balayı evinde bu sene biz kaldık. Onlar da bu sene Puik ve Maya ile birlikte muhteşem terası olan bir üst kata terfi ettiler. Bizimki 1+1 bahçe katı şirin bir evdi. Konfor yok ama mağduriyet de yok. İhtiyaç duyulabilecek her eşya düşünülmüş. Biz çok memnun kaldık.

Datça bir yarım ada. Mavi ile yeşilin bir arada olduğu bakir kalmış ender yerlerden. Doğası ve havası muhteşem. Nem yok denecek kadar az. Sıcak bunaltmıyor. Hatta, yeryüzünün ilk coğrafyacısı sayılan Strabon’un “Tanrı sevdiği kullarını uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderirmiş.” diye bir çok yerde görebileceğiniz rivayeti var.


Bize göre Datça’nın tek sıkıntılı tarafı (ki bazıları için tercih sebebi olabilir) denizinin ve sahilinin taşlı olması. O yüzden Datça’ya gitmeden önce deniz ayakkabısı almanız iyi olur. Gerçi denizinin taşlı olması bir o kadar da berrak olmasını sağlıyor. Ben denizi taşlı, sahili kumlu yerleri sevmeme rağmen, bana bile denizi fazla taşlı geldi. Tekrar söylüyorum deniz ayakkabısı şart.

Datça yarım adasının Kargı Koyuna yakın bir yerindeydi evimiz. Evimiz diyorum çünkü kaldığımız süre boyunca çok benimsedik. Denize nispeten yakın ama arabayla gitmek daha mantıklı geldi. Yol kısa olsa bile dik yokuşu var. Çocuksuz gidenler için yürümek tercih edilebilir ama çocukla tatile çıkanlar için ya da keyfine düşkünler için araba ile denize gitmek en mantıklısı. Karasal bir iklimden geldiğimizden ve döneceğimiz yer yine karasal iklim olacağından her anı değerlendirelim dedik, gelir gelmez hiç dinlenmeden attık kendimizi Kargı koyuna. Ben Kargı’yı sevdim ama Oktay sevmedi. Denizini ve sahilini fazla taşlı buldu.

Denize girilecek yerler için alternatif çok. Merkezde bile denize girilebiliyor. Kumluk denilen bir sahil var merkezde. Denizi hem sığ hem de sahilde rahatlıkla yer bulabiliyorsunuz. Kumluk deyince sahili kum sanmayın. Sahil tamamen taş, sadece denizin bazı yerleri kum.


Datça’nın muhteşem koyları var. En beğendiklerimiz Palamutbükü ve Ovabükü. Dağ yolundan gittiğimiz için tepeden muhteşem bir manzarayla karşılaştık. Hani şu denizin olağanüstü renkli olduğu fotoğraflar vardır ya. Kıyılar yeşil, ortalar turkuaz, uzaklar ise lacivert olan. Hah işte Palamutbükü aynen öyle. Deniz akvaryum gibi. Tek handikapı birden derinleşiyor. O yüzden yüzme bilmeyenler ve çocuklar için tehlikeli olabilir. Ama Datça’ya gidilince kesinlikle görülmesi gereken yerlerden.


Bu sene edindiğim ve devam ettirmek istediğim iki tecrübe var. Biri sahilde şezlonga ve şemsiyeye para vermek istemiyorsanız, plajda kullanılabilecek türden bir plaj çadırı edinmeniz. Datça’da bile (ekonomik olarak uygun bir yer olmasına rağmen) plajda çadır + şemsiyeye iki kişiden 60 TL alıyorlar. Yerine ve mekanına göre bu fiyat değişse de genelde mantık aynı. Bir şeyler yiyip içerseniz şezlong parası almıyorlar. Ben gitmeden önce Rossmann’dan çok ergonomik bir plaj çadırı almıştım. 2 saniyede açılıyor, 3 dakikada toplanıyor. Gerçi toplama süresi kişiye göre değişse de birkaç “otomatik çadır nasıl katlanır?” youtube videosu izlemenin sonunda o süreyi daha da kısaltabiliyorsunuz. Bir diğeri de gezmeli tatile çıkacaksanız ve aracınız varsa piknik tipi soğutucu dolaplardan götürmeniz. Datça’nın koyları uzak olduğundan ve yollar dağ yolu olduğundan içecek ihtiyacınızı soğutucu dolapla karşılayabilirsiniz.

Şirinler bizi bir akşam Eski Datça’ya götürdü. Ben Eski Datça’ya bayıldım. Tarihi dokunun yanı sıra sıcacık bir atmosferi var. Can Yücel’in evinin önünden geçerken şairin üslubu ile denizi olmayan şehirlere bir kez daha burun kıvırdım. Hoş Eski Datça’da deniz yok ama kokusu var.


Çok beğendiğimiz Eski Datça’yı gündüz gözü ile de görelim dedik ve bir yarım günümüzü oraya ayırdık. Eski Datça’ya gündüz giderseniz mutlaka gecesini de görün, eğer gece giderseniz mutlaka gündüzünü de görün. Çünkü bazı yerlerin gecesi güzel, bazı yerlerin gündüzü, bazı yerlerin ise hem gecesi hem de gündüzü. Eski Datça da onlardan biri..




Programımıza sadık kalıp çevreyi gezme planımıza Uşaklılar Sitesi ile devam ettik. Denizi ve sahili nispeten kum. Kum diye tutturmamızın sebebi bizim ufaklık için. Kovasını ve küreğini her yere taşıdı yavrum. Kum bulmak da bize farz oldu. Uşaklılar Sitesi sahilini de Oktay sevdi, ben sevmedim. Evler çok güzel ama sahil bana çok sıkıcı geldi.


Şirin, Datça’da sivrisinek var demişti. Hatta ben gitmeden önce doğal uçucu yağlardan bir sivrisinek kovucu karışım yapmıştım. Hiç gerek olmadı. Daha doğrusu hiç sivrisineğe rastlamadık. Ama Datça’nın ve belki de tatil yörelerinin çoğunun bu seneki genel sorunu su sıkıntısı. Su belli saatlerde veriliyor. Allah’tan hemen hemen her evin su deposu var da o sorunu da sıkıntısız atlattık.

Görmek istediğimiz bir diğer yer ise Hisarönü’ydü. Marmaris’e yakın ama Datça’ya biraz uzak. Biz oradaki askeri kampa günübirlik gittik. Çok minnoş bir kamp olduğu ve günübirlik kontejanı sınırlı olduğu için sabahın köründe damladık. Çok enteresan bir kamp aslında. 10 motel var. Hepsi 2 katlı müstakil. Her motelin önünde çardağı var. Sabah kahvaltınızı, öğle yemeğinizi, akşam yemeğinizi o çardakta yiyorsunuz. Günübirlikçiler için 3 çardak ayrılmış. Gürültü patırtı yok, self servis yok. Sadece dondurmayı ve içeceklerinizi kendiniz alıyorsunuz. Öğle ve akşam yemeğinde sınırlı bir menü var. Hatta öğle yemeğinde 2 ya da 3 çeşit yemek var desem abartmış olmam. Ama öyle sevimli bir yer ki, 40 çeşit yemek arayışına girmiyorsunuz. Oktay 10 gün burda kalsam şair olurum dedi, o derece ilham verici bir yer. Birkaç tavuk, horoz, ördek, sülün dolaşıyor ortalıkta. Acayip görkemli bir tavuskuşu var. Tavşanların olduğu küçük bir kümes tarzı yer yapmışlar. Çocuklara yetiyor da artıyor bile.


Her ne kadar ilk gidişimizin akşamında Oktay’la çardak yüzünden tartışmış olsak da çok huzur bulduğum bir yer oldu Hisarönü. Eğer burayı okuyorsan sevgili kocam, sabahın köründe yollara düşüp oraya geldiysem ve hakkım olan o çardağı kaptıysam, sırf bizim çardağı işgal edenlere ayıp olmasın diye oturmalarına göz yumarak sandalyede oturmaktan keyif alamazdım kusura bakma.

İki günümüzü Hisarönü’nde geçirdik. İkinci gidişimizde tecrübeli olduğumuzdan denize girerken çardağımıza havlu bıraktık. Böylece kocamın iyi niyetli, benimse cazgır bakışlarımla kimseyi “yerimizden kalk” diye taciz etmemiş olduk.

Datça’nın merkezi minnoş bir yer. Hepi topu 1 saatte çoğu yerini üstünkörü gezebilirsiniz. Yat limanının olduğu yerde balık restorantları ve pup-barlar var. 12 TL’ye de bira var, 20 TL’ye de. Datça’da gözlemlediğim ve saçma bulduğum tek şey, mezelerin 2 yemek kaşığı kadar az ve miktarına göre fiyatının çok pahalı olması. Ben söylendikçe Oktay, bana söylenme, git bloğunda yaz ordan okuyayım dedi. 

Ha bir de halkı badem konusunda çok pinti. Memlekette gırla badem ağacı var, adım başı badem satıyor Datça’nın yerlileri. Geneli de yaşlı amca ve teyzeler. Hatta dede ve nineler. Ama satın almaya yeltendiğinizde zırnık ikram etmiyorlar. Dur teyzem tadına bakayım, beğenirsem alacam demenize fırsat vermeden fırçayı kayıyorlar.

Bir gün Knidos’a gidelim dedik. Antik bir şehirmiş. Yol boyu yaşlı dedeler nineler sazlıktan gölgelik yapmışlar, altında badem satıyorlar. Yol da virajlı ve dar. Oktay bi yaşlı dedenin önünde durdu. Dede bademin ne kadar dedi. Dedem öyle yaşlı öyle huysuz ki, badem ne kadar diye soru olmaz, kaç çeşit bademin var? diye soru olur dedi. Oktay da; peki dedem, kaç çeşit bademin var? dedi. Beş çeşit bademim var dedi dede. Oktay da; peki dedem en ucuzu ne kadar? dedi. Dede daha da sinirlendi. “Bende ucuz badem yok” deyip dövecek gibi bakış attı. O dar yoldan bir geçişimiz, daha doğrusu bir kaçışımız var hala hatırlarken bile gülüyorum. (Bu arada arkamızdan 35 TL. diye bağırdı dedem)

Knidos demişken, Knidos antik bir kentmiş. Ben öyle tarihi kalıntıdan, harabeden, antik kentten pek anlamam. Oktay meraklıdır. Onun isteği üzerine gittik Knidos’a. Yanı başımızdaki tekneler eşliğinde denize girdik. Denizi çok yosunlu ama temiz. Tek bir restoran var. Köftesi ve manzarası çok güzel.


Biz Datça’dayken canım dostum Zeliş de eş zamanlı Akyaka’da tatildeydi. Günübirlik ziyaretine gittik. Akyaka’ya giderken ne zamandır görmek istediğim Selimiye’ye de uğradık. 15 yıl öncesine kadar yolu bile olmayan bu sahil köyü, mavi yolculuk tutkunlarının konaklamaya başlamasından sonra turizmle buluşmuş. Denizi oldukça sığ ve sıcak. Köyde, halkın işlettiği pansiyonlar ve restoranlar mevcut. Masal gibi bir yer Selimiye. Günübirlik gidenler için tadı damakta bırakacak türden sessizliği, huzuru ve leziz yemekleri var. Turizme kapılarını açan bu balıkçı köyü, umarım doğasını ve dokusunu kimselerin bozmasına izin vermez.


Selimiye’de denize girip, yemek yedikten sonra Akyaka’ya Zeliş’in yanına geçtik. Gidiş yolu dağ yolu olduğundan hem çok sapa hem de virajlı. Ama Gökova’nın o eşsiz manzarasını görünce yorgunluğunuz biraz olsun geçti.


5 sene öce Muğla’ya seminer için gitmiş, havalimanında yağıştan ötürü mahsur kalmış ve en yakın yer olan Akyaka’ya tahliye edilmiştim. İyi ki de o yağmur yağmış ve ben Muğla’ya gidememişim demiştim Azmak Nehri kenarında yemek yerken. Kış vakti gittiğim için hiç gezememiştim Akyaka’yı. Ama nedense çok beğenmiştim. Bu gidişimde biraz gezme imkanım oldu. Plajını Datça’ya kıyasla çok kalabalık buldum. Restorantlar yine Datça’ya kıyasla pahalı.  Her şeye rağmen Azmak nehri kenarında ailemle oturmak ve ufak çaplı yer sarsıntısından nasibimi almak da varmış dedim, şükrettim..


Tatil planı yaparken çadır kampı yapmak istiyoruz demiştim ya, Datça’dan dönerken yolumuzun üstündeki orman kampı olan Aktur’a da uğradık. Çadır ve karavan kampları hakkında fikrimiz olsun diye tesisi gezdik. Kamp alanında karavan ve çadır kiralama yok. Karavanınızı ve çadırınızı kendiniz getiriyorsunuz. Ayrıca apart tarzı evler ve moteller de var. Detaylara buradan bakabilirsiniz.

Datça’da toplam 10 gün kaldık. Son gecemizi doya doya gecelerine ayırdık. Sahile atılmış masaları ve ağaçlara takılmış fenerleri olan yerlerin ışıkları bana hep masal gibi gelmiştir. Ve o masalı gece yaşamak da ayrı bir güzeldi.


Biz Datça’yı ve çevresini çok sevdik. Yorucu ama doyurucu bir tatil oldu bizim için. Ege’ye bir kez daha aşık olduk ve kısmetse eğer kalbimizin yarısını seneye gidip almak üzere Ege’de bıraktık..


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Derledim, Topladım, Daha Sade Bir Hayatla Rahatladım

Geçen sene tanıştım sadelikle, moda deyimiyle minimalizmle ve hayatımda biriktirdiğim fazlalıklarımla..

Annem çocukluğumdan beri dağınık olduğumu söyler. Bense tam tersi olduğumu düşünürüm. Düzenliyimdir aslında, evin içinde yerlere saçılmış eşyalar, mutfak tezgahının kirli ve kalabalık olması beni hep rahatsız eder. Yemek yaparken bir taraftan da çıkan bulaşıkları yıkarım. Ne kadar yorgun olursam olayım ortalıkta bulaşık bırakmam. Yatmadan önce etrafı mutlaka toparlarım. Sabah uyandığımda derli toplu bir ev görmek beni daha zinde ve huzurlu yapar.

Evlendikten sonra, (özellikle de minnoş bir evde yaşamaya başladıktan sonra) baktım ki ne kadar toplarsam toplayayım ev sürekli dağınık. Gardrobumu ne kadar düzenli yerleştirsem de kapağını açtığımda üzerime kıyafetler yine dökülüyor. Evi aynı sıklıkta temizlesem de iki güne kalmadan kirleniyor. Oyuncaklar sürekli bir yerlere saçılmış durumda falan..


Bu işte bir tuhaflık olduğunu fark etmemle sade yaşama merak sarmam aynı zamana denk düştü. Belki de ihtiyacım olana gerçekten ihtiyaç duyduğum zamanda kavuştum. Bu da benim ve evrenin bu değişikliğe hazır olduğumuzun göstergesiydi.

Sade hayatı merak ettikçe kitaplar ve bloglar okumaya başladım. Minimalist hayatın çok uç örneklerini gördüm. Henüz o olgunluğa erişmiş değilim. O kadarına pek de niyetim yok aslında.

İlk önce "Sade" isimli bir kitap okudum. Çok doyurucu bulmadım doğrusu. Beni etkileyen tek cümlesi "Hayatımızı sadeleştirdikçe hafifler, hafifledikçe özgürleşiriz. Çünkü mükemmelliğe, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında ulaşılır." olmuştu.


Sade sayesinde birkaç uygulama yaptım ama beni asıl harekete geçiren “Derle, Topla, Rahatla” isimli kitap oldu.


Kitabın yazarı Marie Kondo isimli Japon bir kadın. Etkileyici bir hayat öyküsü var. Ve kendime çok benzettiğim tarafları. Kitabı okumak isteyenler için çok fazla detaya girmeyeceğim. Kitapta Japon toplama ve düzenleme sanatından bahsediliyor. Hatta bu metoda kısaca KonMari diyorlar. Kitabın felsefesi HAZ VERMEYEN HER EŞYADAN KURTULMAK.

Öncelikle şunu belirteyim. KonMari’nin felsefesi asla fazlalıklardan kurtulma amaçlı her eşyayı çöpe atmak değil. Asıl felsefe, haz vermeyen her eşyayı elden çıkarmak, düzenlemeyi kategorilere ayırarak yapmak ve kendine yaşanabilir geniş bir alan açmak. Çok eşya ile de düzenli bir hayat sürebilirsiniz. Ama şunu da bilin, kullanmadığınız ya da kullanma ihtimaliniz çok düşük olan eşyaları bir yerlere istifleyerek ya da kutulara kaldırarak düzenli bir hayat yaşamak çok da mümkün değil. Çünkü o istiflediğiniz eşyalar er ya da geç bir şekilde yığın halinde tekrar karşınıza çıkıyor. Ve emin olun, yıllardır gardropta giyilmeyi bekleyen pantolonu daha sonra giyerim deseniz bile giymiyorsunuz.


Ben ilk önce bütün gardrobu, bazaların altını evin ortasına yığmakla başladım. Kitapta başlangıç aşaması bu. Ama en önemli aşama o eşyayı elinize aldığınızda haz verip vermemesi. Hazdan kasıt eski bir anıyı canlandırması, çok sevdiğiniz birinin hediyesi olması ya da çok pahalı olmasının hissettirdiği duygu ya da sonra lazım olur düşüncesi değil. O eşyanın size o an için haz verip vermemesi.

Atılacakları, verilecekleri ve belki de imha edilecekleri ayırdım. Bazı eşyalara fazlasıyla anlam yüklediyseniz ve artık size haz vermiyorsa atmaktan ziyade imha etmek daha rahatlatıcı bir yöntem. (En azından benim açımdan.)

Kitapta KonMari’nin özellikle üzerinde durduğu ve önemsediği bir şey var. Başkasına ait eşyaya onun izni olmadan asla dokunmamak. Ben bir ara eşimin giymediği kıyafetlerini ya da kullanmadığı eşyalarını da atmayı düşündüm ama hemen kitaptaki o vurgu geldi aklıma. Bana haz vermiyor olabilir ama onun ne düşündüğünü bilmiyorum. Gerekli gördüklerimi ayırdım ve eşimin karar vermesini istedim. Asla vazgeçemez sandığım eşyalarından onun bile vazgeçmesi felsefeyi doğru anladığımı ve anlattığımı bana kanıtladı. Hoş, eşimin giymediği takım elbiselerini ve kravatlarını KonMari metodu ile katladığımdan, kullanmak istediğinde kırış buruş bulması canını sıksa da birlikte iyi yol katettik.
Atılacakları, imha edilecekleri ve ihtiyaç sahiplerine verilecekleri ayırdıktan sonra geriye kalanları yerleştirmeye başladım.  Evde en çok yer kaplayan nevresim takımlarını, havluları, çekmecelerden fırlayan çorapları, çamaşırları, tişörtleri, kazakları KonMari Metodu ile düzenledim. Öncesinde sıkış tepiş dururlarken, şimdi derli toplu ve kullanımı rahat bir haldeler. Şiddetle tavsiye edebileceğim bir metod. 


Ben eşyaların enerjisi olduğuna inanırım. Ve tıpkı insanlar gibi bir yaşam sürelerinin olduğuna. Bir bibloyu vitrine koyduğunuzda olumsuz bir durum olmadığı taktirde belki yıllar boyu kırılmadan durabilir. Ama size haz vermiyorsa çoktan ölmüş bir eşyayı vitrininizde tutmanıza gerek yok. Ona, size yaşattığı güzellikler için teşekkür edin ve vedalaşın. İster bir arkadaşınıza vermek olur, ister çöpe atmak olur ama süresi dolmuş eşyaları etrafınızda tuttukça hem fiziksel hem de ruhsal alanınız daralır. Çok sevdiğiniz birinin hediyesi bile olsa, size haz vermiyorsa atın/verin gitsin.

Sade’de kütüphanenizdeki kitapları azaltın diyordu. Hiç olur mu öyle şey, kitap bu, dün okuduğunu başka bir zaman tekrar okumak isteyebilirsin, hem insan kitaplara kıyabilir mi diyordum. Kıyabiliyormuş. Ama zamanı geldiğinde. Beni ikna eden kitaptır "Derle, Topla, Rahatla."

Kitaplığımdaki bütün kitapları elime aldım, içlerine baktım, her kitabın ilk sayfasına aldığım günün tarihini atarım, küçük kağıtlara notlar alırım, hepsine bakıp ne hissettiğimi düşündüm ve masanın üzerine haz vermeyenleri yığdım. Bazılarını okunması için verdim, bazılarını da çöpe attım. Kitabı çöpe attığım için kızanlar oldu, bir kütüphaneye bağışlayabilirdim ama o an aklıma gelmedi. Bazı kitapların arasından fotoğraflar çıktı. Aynı şey fotoğraflar için de geçerli. O fotoğrafı çektirirken mutlu bile olsam, şimdi bakınca mutlu etmeyeni yırtıp attım. Müthiş bir rahatlama, eksilirken çoğalma yöntemi.


Çocuklu hayatta en çok işime yarayan kitap ise Daha Sade Bir Hayat oldu. Neredeyse her cümlenin altını çizdim. Doğru sandığımız ne kadar çok yanlış varmış meğer hayatımızda. Mesela kitapta diyor ki: "Çocuğunuzun oyuncaklarını, kitaplarını, giysilerini, odasını, yiyeceklerini sadeleştirin. Çocuğun etrafındaki dağınıklık azaldıkça odaklanma ve dikkatini verme becerisi gelişir. Böylece hayal güçlerini doğal bir şekilde kullanırlar ve daha sade bir hayatla birlikte zihinsel ve fiziksel serbestliğe kavuşurlar." O kadar doğru ki. Bu kitabı okuduktan sonra hem kendi çocuğuma hem de başka çocuklara oyuncak almaktan vazgeçtim. Kıyafetlerini azalttım. Yemek yeme alışkanlığımız bile değişti. 


Artık evim eskisi gibi dağılmıyor. Yine dağılıyor ama eskisi gibi değil. Çünkü artık bana/bize haz veren eşyalarla yaşıyoruz.

Bu süreçte anladım ki; hayatı sadeleştirmek, evin önüne kamyon dayayıp fazlalıkları atmak, giysileri minik minik katlayıp dolaplara yerleştirmek, ihtiyacının dışında olan şeyleri satın almamak değilmiş. Zihnini ve etrafındaki her türlü kalabalığı da sadeleştirmekmiş. Maalesef ben son ikisine henüz erişebilmiş değilim. Ama ilerliyorum..

13 Temmuz 2017 Perşembe

Salyangoz Kapaklı Saat

Çocukken kapağı salyangoz şeklinde, içi karanlıkta fosforlu ışık saçan bir kol saatim vardı. Ablam almıştı. Saatimi o kadar çok seviyordum ki kapağı bozulur diye saate bakmaya çekinirdim. O sıralar benim tek mutluluk kaynağım o saatti.

Bir gün annemle memlekete gittik. Teyzemlerde kalıyoruz. Kuzenim saatimi çok beğendi. Ben o zamanlar ilkokula gidiyorum, 7-8 yaşlarında bir şeyim. Kuzenim de benden iki yaş küçük. 5-6 yaşlarında bir şey. İkimiz de çocuğuz yani. O diyor saati ben takacam, ben diyorum saat benim ben takacam, çocuk aklımızla kavga edip ağlıyoruz. Sonra büyükler bir orta yol buldu, biz orda kaldığımız sürece saati kuzenim takacak. Gönlüm razı olmasa da peki dedim. Ankara’ya dönmeden önceki gece annem bana “Kuzenin saatini çok beğendi, o senden küçük, üzülür, saatini giderken ona verelim. Hem ablan sana yenisini alır” dedi. 

Saatimi vermek istemiyordum. Yenisini de istemiyordum. Ablam zaten yeni almıştı. Daha saatime doyamamıştım. O gece, yorganın altında saatimin kapağını açıp fosforlu ışığına baka baka sabaha kadar ağlamıştım. Sabah olduğunda, otogara gitmeden önce ben salyangoz kapaklı saatimi kuzenime vermiştim ve annemle evimize dönmüştük.

O saati kuzenime verdikten sonra yol boyu ne düşündüm, ablam bana yeni bir saat aldı mı hiç birini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım çocuk kalbimin o saati bırakırken yaşadığı acı. Ve üzerinden seneler geçmiş, ben o acıyı bambaşka bir duygu ve bakış açısıyla hatırlıyorum.

Bu nerden geldi aklıma? Bu sabah sosyal medyada bisiklet ile ilgili bir paylaşımı gördüğümde. Paylaşmak ile ilgili bir yazıydı. Sonu başka bir yere bağlanmıştı ama benim aklıma bu anı geldi.
                                              ♥
Anne olduktan sonra annemi ve çocukluğumu daha sorgular oldum. Annemin yaptığı hataları kendi çocuğuma yapmamalıyım, kendi çocukluğumda yaşadığım üzüntüleri çocuğuma yaşatmamalıyım moduna geçtim. Annem o zamanlar iyi niyetle ve yiğeninin üzülmemesi için, belki de teyzeme mahçup olmamak için benden saatimi vermemi istemişti ama diğer üzülenin kendi çocuğu olduğunu fark edememişti. Belki de o saati vermeseydim, kuzenimin de çocukluk anılarında çok beğendiği bir saatin arkasından hüzünle el sallamak kalacaktı.

Çocukken yaşadığımız ve içimizi acıtan ne varsa günün birinde öyle ya da böyle karşımıza çıkıyor. Ve çocuk hayatımızda bize ne ekiliyorsa, yetişkin hayatımızda onları kendimiz biçiyoruz.

Bundan bir sene öncesine kadar kızımı çocuk parkına götürdüğümde salıncakta sallanırken başka bir çocuk salıncağın yanına gelip beklediğinde, büyük bir mahcubiyetle çocuğumu salıncaktan indirip diğer çocuğun sallanmasını sağlardım. Ya da “Hadi biraz da kardeş binsin” diye sallanmanın en keyifli yerinde çocuğumun sevincini yarıda bırakırdım.


Artık yapmıyorum. Çocuğumu, salıncaktan ne zaman inmek isterse o zaman indiriyorum. Salıncağın başında bekleyip hadi indir artık diye taciz bakışları atıp söylenen yetişkinlere gereken cevabı üslubumla veriyorum. Kendisi isterse iner, sizin çocuğunuz da bu sürede kaydırağa ya da diğer oyuncaklara binebilir diyorum.

Başlarda bana bile çok itici geliyordu bu davranışım. Bencillik olarak bile algıladığım olmuştu. Ama artık çocuğumun keyif aldığı bir şeyi başkalarının bölmesine izin vermiyorum.

Çocuğuma, salıncak doluysa ya beklemesini ya da parktaki başka oyuncaklarla oynamasını teklif ediyorum. Salıncakta sallanma mutluluğuna kendisini kitleyip, kaydıraktan kayma mutluluğunu kaçırmamayı fark etmesini sağlıyorum. Ve en önemlisi şunu öğrenmesini istiyorum. Hayat her zaman seni mutlu edecek şeyleri, senin istediğin an önüne sermez, o olmadıysa başka mutluluk kaynakları bulmalısın kendine. Ve bunu yaparken de biraz acele etmelisin. Yoksa mutsuzluğun ağına takılıp, birilerinin seni gelip oradan çıkarmasını beklersin. Ki o da acı verici bir bekleyiş olur. Tercih senin.

Parka gittiğimizde annemi de uyarıyorum. Kızımdan daha büyük yaşta sallanan çocukların yanına gidip “Hadi sen in de kardeş sallansın” demesini istemiyorum. Salıncakta sallanmak her çocuğun hakkı ama ne zaman ineceğine mümkünse salıncakta sallanan karar versin diyorum. Hem zaten bir çocuğun salıncakta sallanma süresi ne kadar olabilir ki? Hayatta beklediklerimizle kıyaslarsak 5 dakika o kadar da uzun olmasa gerek. Bizimki de o sürede kendisini mutlu edecek başka bir yol bulsun.


Artık asıl bencilliğin başkasının mutluluğunu bölüp kendi mutluluğunu istemek olduğunu düşünüyorum. “Hadi senin çocuğun salıncaktan insin de benim çocuğum binsin” diyen yetişkinin bu davranışını başkalarının haklarına, tercihlerine, mutluluklarına saygı duymamak olarak görüyorum.

Sen in kardeş binsin dediğimiz çocuklarımız büyüdüklerinde paylaşım pıtırcığı olmayacaklar. Yeri gelecek mutluluğunu gizleyecek, çünkü onu da almak isteyebilirler. Yeri gelecek mutsuzluğunu gizleyecek, çünkü o mutsuzluğa bakıp, birazını da bana ver diyenler olmayabilir.

O yüzden oradan bakınca bencilce görünebilen ama içten bakınca kendi haklarına ve başkalarının haklarına saygılı insan olarak yetişmek ya da öyle insanların yetişmesine katkıda bulunmak en güzeli bence.



Salyangoz kapaklı saatimi kuzenime kendi rızam ile vermiştim. Vermeseydim kimse bana kızmayacaktı. Ama belki de o yaştaki bir çocuğa annesinin yüklemiş olduğu “paylaşmalısın, yoksa karşındaki üzülür” baskısı baskın çıkmıştı. Vermezsem kuzenim üzülecekti. Ve ben aslında orda saatimi paylaşmadım, kapağını çok sevdiğim ve karanlıkta fosforlu ışık saçan saatimden vazgeçtim.
                                              ♥
Paylaşmak ne derin bir kavrammış meğer. Ve içinden gelerek yapıldığında nasıl da anlam kazanıyormuş. Cebindeki 50 Liranın 45 Lirasını ihtiyacı olan birine verdiğinde, verdiğin 45 Lira değil, cebinde kalan 5 Lira seni mutlu edebiliyorsa bir anlamı oluyormuş paylaşmanın. Necip Fazıl’ın da dediği gibi “Eğer tadını bilirseniz, ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetli” olabiliyormuş.

Demem o ki, paylaştığımız şey bazen vazgeçtiğimiz şey oluyorsa ve bu birilerinin içini acıtıyorsa paylaşmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü öyle durumlarda paylaşmanın hafifliği, vazgeçmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilebiliyor.

11 Temmuz 2017 Salı

Şans, Dolaşanın Ayağına Dolaşır

Üniversiteden yeni mezun olmuşum. Ankara'ya gelmişim. Bir kaç yere CV bırakmışım. Ve ben tavan yapmış bir öz güvenle, birilerinin beni arayıp "buyrun işiniz hazır, gelin başlayın" demesini bekliyorum..

Okulu bitirmişim ama sözüm ona boş da durmuyorum. O zamanlar iş başvurularında diplomanın yanında bir de bilgisayar işletmenlik sertifikası istiyorlar, onun kursuna gidiyorum. (Hoş, şimdilerde bilgisayar kullanma yaşı 5.) Neyse diğer taraftan da yabancı dil kursuna gidiyorum. Ee ne de olsa kendimi geliştirmem lazım. Kuru kuruya üniversite diploması işe yaramıyor. Lisans diplomamın yanına bir kaç sertifika daha ekleyeyim ki zengin gözüksün.
O zamanlar zannediyorum ki üniversite mezunuysan, bilgisayar işletmenliği sertifikasına sahipsen, upper-intermediate seviyede İngilizce biliyorsan, ufak tefek de hobilerin varsa şirketler, holdingler peşinden koşuyor.

Kimse koşmuyor, telefonla bile aramıyor. Bu arada mezun olalı 1 yıla yakın bir süre geçiyor ve ben hala CV bıraktığım yerlerin beni arayıp "buyrun işiniz hazır, gelin başlayın" demesini bekliyorum..

Bekleyişin yerini bir süre sonra umutsuzluk ve huzursuzluk alıyor. Ama böyle olmaması gerekiyordu hayıflanmaları başlıyor ve bir sonraki aşama "üniversite mezunuyum ama işsizim" bunalımı..
Tam da son aşamadaki duygu durumuna geçmeme ramak kala televizyonda Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı diye bir programı var, gece yarılarına hatta sabaha kadar süren o programı büyük bir keyifle izliyorum. O haftaki programda iş arayan üniversite mezunları ve üniversite öğrencileri var. Mezunlar şöyle iş bulamıyoruz, böyle iş vermiyorlar, şöyle işsizlik var, böyle torpil lazım, şöyle şanssız bir nesiliz diye dert yanıyor. Ben de tam, ramak kala bunalımımda yalnız değilmişim, baksana ülkenin en iyi okullarından mezunlar bile işsizlikten şikayet ediyor diye kendimi avuturken Ali Kırca hayatıma yön veren o cümleyi söylüyor. Üniversiteden mezun olmak yetmez, kendinizi geliştirin, gidin bilgisayar öğrenin, yabancı dil öğrenin, 1 dil yetmez 3 dil öğrenin, iş beğenmemezlik yapmayın ne iş olsa kabul edin gibi şeyler söylemiyor. Tek bir cümle söylüyor, diyor ki arkadaşlar: "Şans, dolaşanın ayağına dolaşır."

Bu cümleyi Ali Kırca'dan duyduğum günün ertesinde elimde CV nereye olsa saldırıyorum. Hem gazetede hem de internette gördüğüm bir çok iş ilanına başvuruyorum. Başvurmakla da kalmayıp sonucunu takip ediyorum. Torpil yok mu yine var, 3 dil bilenler daha tercih edilir mi evet daha tercih edilir, bitirmiş olduğun üniversitenin markasının borusu ötüyor mu evet gene ötüyor ama bütün bunlara sahip olanlar da oldukları yerde oturduğu sürece kimse onlara iş vermiyor. Siz ne kadar dolaşırsanız, şans da size o kadar dolaşıyor.

Belki 15 yıl geçmiştir ben o cümleyi aklıma kazıyalı. İster iş ararken olsun, ister ev ararken, ister beğendiğim bir eşyanın nerede satıldığını sorarken olsun, ister çocuğuma kreş bakarken, ister hayallerimin peşinden koşarken olsun, ister bir yemek tarifi ararken.. Biliyorum ki "Şans, dolaşanın ayağına dolaşır."

2015 yılının sonunda katıldığım Marka Festivalinde, başarı öykülerini anlatan ünlülerden hiç biri hayatlarında şansa ya da tesadüfe yer vermiyordu. Hepsi hayallerinin peşinden koşmaya, vazgeçmemeye, çalışmaya, çabalamaya ve kendini geliştirmeye inanıyordu. Hepsinin ortak bir noktası vardı o da; başarıyı elde edene kadar hepsi dolaşmış, yani dolaştıkları için şans da onlara dolaşmış. Belki de bizim şans olarak gördüğümüz; onların emeği, alın teri, çabası.

Şans nedir o zaman? Mesela sayısaldan büyük ikramiyenin çıkması şanstır değil mi? Ama sayısaldan büyük ikramiyenin çıkması için bile o kuponu doldurman gerekiyor. Hayallerindeki pastacıdan olmak için hayallerindeki pastayı yapman gerekiyor. Birilerinin seni keşfedebilmesi için bile görünür olman gerekiyor ki keşfedilesin. 

Aslında şans, harekete geçenin mükafatı.

Şimdilerde kendime bakıyorum. Hayallerim var ve o hayallerimin gerçek olması için hayaller kuruyorum. Teknik açıdan kendimce bir şeyler yapıyorum ama o kadar. Hayallerimi gerçekleştirmek adına pratikte hiç bir girişimim, hiç bir çabam yok. Ve ne yazık ki 15 sene önce olduğu gibi kimse de gelip bana "Neslicim al şu sihirli değneği, o çok istediğin hayallerini gerçekleştir" demiyor. Demeyecek de. Demesin de..

Mesela şehir hayatından bunalanların en büyük hayalidir, küçük bir sahil kasabasında, bahçeli, şirin bir evde yaşamak. Bahçesinde kendi ekip biçtiği sebzelerle, kümesinden getirdiği yumurta ile kahvaltı yapmak. Çocuğunun, ayağı asfalta değerek değil de toprağa değerek büyüdüğünü görmek. Şehir hengamesinden, şehirli egosundan uzak mazbut bir hayat sürmek..

Ama işte sahildeki o çok özendiğimiz hayatı yaşayanlar, o hayatı yaşamak için bir çok şeyi göze alıp oraya gitmiş, yani gitmiş. Hayalini kurduğumuz köy hayatını yaşayanlar şehrin arka sokağında yaşamamış o hayatı. Ya da çok beğendiğimiz pastaları yapanlar, o pastalara pinteresten bakmanın bir adım ötesine geçmiş, o pastayı yapmış ve belki de o şirin dükkanını açmış. 



Çözüm ne o zaman? İşi gücü bırakıp, malı mülkü satıp sahildeki o eve taşınmak mı? Ulan şunun şurasında yaşayacağımız kaç gün kaldı ki deyip parayı pulu saçıp savurmak mı?

Kısa vadede değil belki ama orta vadede evet. Ama o garantici yanımız yok mu, bizi hep bir şeylerden alıkoyuyor. Ülkenin ekonomik durumu belli otur oturduğun yerde, bohem hayat sandığın kadar rahat değildir belki diye diye yapmak istediklerimizi erteliyoruz. Aslında ertelediğimiz yaşayacak olacaklarımız değil, korkularımız. Çünkü o korkularla yüzleşecek kadar ya da baş edebilecek kadar kendimizi hazır hissetmiyoruz. Değişmesini istediklerimiz zamanla alışkanlıklarımız oluyor ve ne yazık ki alışkanlıklarımızın uyuşturucu etkisi ile kendimizi Bastiani Kalesi'nde yaşamaya mahkum ediyoruz.

Hayat yolunda çözüme tek bir yoldan ulaşılmıyor. Herkes kendi yaşantısına göre çözümünü üretiyor. Kimisi emekliliği bekliyor, kimisi şartların olgunlaşmasını, kimisi hele çoluk çocuk hayata atılsın sonrasında bakarız diyor, kimisi de ister cahil cesareti deyin ister gözü dönmüşlük, bir hamle ile hayatını kökten değiştiriyor. 

Önemli olan ne istediğini bilmek. Ve kendine hedef koymak. Sonra da o hedefe sağlam adımlarla yürümek. Yürürken de gözünü dört açmak ve uygun fırsatları değerlendirmek. Korkmamak ve potansiyelin doğrultusunda yılmadan çaba göstermek..

Hedefe ulaştığında karşılaştığın her ne ise; ister şansım yaver gitti dersin, ister kaderde bunları da yaşamak varmış dersin, ister dolaştım, şans da bana dolaştı dersin, orası sana kalmış.

Ve ne yaşamış olursak olalım son kararlarımız hep mutluluk versin..


4 Temmuz 2017 Salı

Marka Olmak Neyse de Adam Olmaz Zor Zanaat Azizim

2015 yılının Aralık ayında Congresium’da Ankara Marka Festivali’nin ilki düzenlenmişti. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı festivale çalıştığım yer beni de göndermiş ve ben o festivalde 3 gün boyunca belki de 3 yılda öğrenemeyeceğim şeyleri  öğrenmiştim.

Öncelikle şunu belirteyim. 2015 yılında katıldığım bir festivalle ilgili yazıyı bugün yazmamın sebebi, bu başarı hikayesinin bir yerlerde kayıtlı kalmasını ve okuyanların "Ben de yapabilirim" diye güç bulup harekete geçmesini istememden.
Festivalde bireysel markalar haline gelmiş yabancı ve Türk konuşmacılar; nasıl marka olduklarını, başarıya götüren yolların neler olduğunu, bu yolda nelerle karşılaştıklarını çok samimi bir şekilde paylaşmıştı. Yalan yok atadan zenginleri ya da bir markanın devamını getirenleri dinlerken pek feyz almasam da onlardan öğrendiklerim de olmuştu ama asıl etkilendiklerim markalarını yoktan var edenlerdi.
Belki festivalden hemen sonra sıcağı sıcağına yazsaydım daha çok şey anlatabilirdim ama aklıma kazınan birkaç başarı öyküsünü anlatmak istiyorum. Konuşmacıların çoğunu keyifle dinlemiş ve notlar almış olsam da öyle biri vardı ki kendisinden o gün haberdar olup başarı hikayesinin önünde saygı ile eğilip konuşmasının bitiminde avuçlarım acıyana kadar kendisini alkışlamıştım.


Sezgin Baran KORKMAZ. Karslı genç bir işadamı. SBK Holding Yönetim Kurulu Üyesi. Kendi deyimi ile “Batan Şirket Doktoru.” Batan ya da batmaya yüz tutmuş şirketleri satın alıp iyileştiriyor ve tekrar piyasaya sürüyor. Elde ettiği karın büyük bir bölümünü sosyal yardımlara harcıyor. Ve en çok da eğitime önem veriyor.

Genç işadamı Kars’ın Digor ilçesinde dar gelirli bir ailenin okuyamamış çocuğu. Ailesinin geçimine katkı sağlamak için küçük yaşlarda ayakkabı boyacılığı yapan ama hep hayalleri olan birisi. Büyük adam olmak en büyük ideali. Ve en büyük hayali Türkiye’nin doğusu ile batısı arasındaki mesafeyi kapatmak.

Çocukken, hayallerinin bir gün gerçek olacağına pek kimseyi inandıramamış. Öyle ki evlerine misafir geldiğinde: “Hadi Baran misafirlere hayallerini anlat bakalım” dediklerinde hayallerini tiyatro oynar gibi anlatırmış.

Günün birinde Korkmaz ailesi İstanbul’a göç ediyor. Sezgin Baran Korkmaz gündüzleri okula gidip öğleden sonraları ayakkabı boyacılığı yapıyor. Kendisi zaten ufak tefek olduğu için boya sandığını her gün taşımak zor olduğundan akşamları eve giderken boya sandığını tersane gibi bir yerde geminin birinin ayağına saklıyor. Öğlenleri okuldan çıkınca aynı yerden sandığını alıp boyacılık yapıyor. Yine bir gün okuldan çıkıp tersaneye bir gidiyor, gemi yok. Boya sandığı da gemi ile birlikte gitmiş. Çok üzülüyor. Çünkü ailesine yardım etmesi, para kazanması lazım. 


Ne yapabilirim diye sokaklarda dolaşırken bir dönercinin kapısında “bulaşıkçı aranıyor” ilanını görüyor. İçeri girip başvurmaya çalışıyor ama ufak tefek olduğu için bulaşık tezgahına yetişemeyeceğinden garsonlar işe almak istemiyor. Patron yaşlı bir hacı amca. Ayaklarının altına iki tane meyve kasası koyarsanız yetişir deyip işe alıyor Baran’ı. Neyse Baran sabahları okula gidiyor, öğlenleri de akşama kadar dönercide bulaşıkçılık yapıyor. Hacı patron sık sık yanına gelip “İsraf haramdır, suyu idareli kullan” diye öğütler veriyor. Gel zaman git zaman Baran bir bakıyor, tabaklarda geri gelen dönerlerin çoğu çöpe gidiyor. Bulaşığı ayırırken yenmemiş dönerleri ve ekmekleri bir yere ayırıp o dönerleri Salı pazarında satmaya başlıyor. Hem de tek başına değil, ayakkabı boyacılığından edindiği arkadaşlarından kurduğu teşkilat ile.

Günün birinde hacı patron pazarda Baran’ı görüyor, vay sen misin benim dönerlerimi pazarda satan diye kendisine kızıyor ve yanlış hatırlamıyorsam işten kovuyor. Baran da “Ya hacı amca sen demedin mi israf haramdır diye, dökülecek olan dönerleri satıyorum” diye kendisini savunuyor.

Sezgin Baran Korkmaz’a Allah yürü ya kulum ne zaman demiş hatırlamıyorum ama muhtemelen hayallerinin peşinden azimle ve inanarak koşuyor ve günün birinde hayallerini gerçekleştirerek büyük adam oluyor.

Marka Festivalindeki konuşmasında şu sözleri beni çok etkilemişti: “Çocukken, hayallerime inananlar ayakkabılarını boyadığımda bana daha çok bahşiş verirdi. Bana inanıp fazla bahşiş veren kişilerin çocukları şimdilerde benim hastanelerimde doktor, şirketlerimde yönetici. Size inanan insanların siz de değerini bilin, sahip çıkın. Ve ne olursa olsun çocuklarınıza, torunlarınıza hiçbir şey bırakmayın. İzin verin kendileri kazansın.”

Ve şunu da eklemişti, çocukken bulaşıkçılık yapıp kovulduğu o ünlü dönerci, şimdilerde kendisine aitmiş.

Neredeyse 2 yıl olacak bu konuşmayı dinleyeli ama etkisi hala üzerimde. Nice okullardan mezun olup kendisine bile hayrı olmayan insanları gördükçe, dar gelirli bir aileden gelip okuyamadığı halde hayallerinin peşinden koşan, bir çok insana hem iş hem gelecek sağlayan Sezgin Baran gibi insanlar gözümde daha bir yüceliyor. 

Bu yazıyı yazarken kendisi ile ilgili unuttuğum bir şey var mı diye internette araştırırken tüylerimi diken diken eden şu haberi gördüğümde kendisine olan saygım bir kat daha arttı:

Sezgin Baran Korkmaz 2016 yılının Mayıs ayında oğlunun sünnet düğününde, düğünün başında eline mikrofonu alıp sahneye çıkıyor. “Hepiniz hoş geldiniz. Bu düğünü bugüne kadar en az 5 kez eşimle ‘Böyle bir dönemde düğün olmaz’ diyerek erteledik. Sonra baktık ki bizim ülkemize barış gelene kadar bizim oğlan askerlik çağına gelecek. Düğünü yapmaya karar verdik.”

Bu dokunaklı sözler misafirlerin yüzünde buruk bir tebessüm yaratıyor ve Baran Korkmaz devam ediyor konuşmasına: “Birazdan sizlere birer boş kese dağıtılacak. İçlerine hediyenizle birlikte lütfen adınızı ve adreslerinizi de yazın.”

Bu sözler aralarında valiler, milletvekilleri, işadamları, sanatçıların da bulunduğu davetlileri adeta şoke ediyor. Salonda buz gibi bir hava esiyor. Bu nasıl bir görgüsüzlük, nasıl bir saygısızlık? Adam utanmadan kimin ne takacağını sorguluyor, bu da yetmiyor “Mutlaka adresinizi de yazın” diyor. Korkmaz’ın bu sözleri üzerine salonda homurdanmalar başlıyor.

Sahnede elinde mikrofonla salondan gelen tepkileri seyreden Baran Korkmaz konuşmasını bitirmek için yeniden hamle yapıyor: “Şimdi hepiniz merak ediyorsunuz tabii, kardeşim takıyı anladık da adresimizi niye yazıyoruz? Anlatayım.. Ben Karslı bir ailenin okuyamamış çocuğuyum. İstanbul’a geldiğim yıllarda yoksulluğun dibini gördüm. Banklarda yattım. Yıllar sonra iş hayatında başarılı oldum. Banklarda yattığım o günlerden bugünlere taşıdığım tek bir hayalim vardı: Bu ülkenin doğusu ve batısı arasındaki mesafeyi kapatmak. Şu an bu salonda Kars valimiz de var. Düğünden önce Vali Bey’le konuşurken öğrendim ki memleketimde kız öğrenciler için acil bir yurda ihtiyaç varmış. Eşimle karar verdik, bugün sizlerin oğlumuza hediye edeceğiniz takıları o yurdun yapımı için Kars valiliğine bağışlayacağız. O yurtta kalacak kızlarımıza okula başladıkları ilk gün sizlerin isimlerinizi ve adreslerinizi vereceğiz. Her biri size kendi cümleleriyle teşekkürlerini ifade eden bir mektup yazacak.”


Baran Korkmaz konuşmasını bitirdiğinde tüm davetliler kendisini ayakta alkışlıyor. İstanbul’un en lüks otellerinden birinin balo salonu az sonra tarihinin en anlamlı anlarına sahne oluyor. Davetliler bir yandan gözyaşlarını silerken diğer taraftan sünnet düğünü için getirdikleri takılara ne ekleyebileceklerini düşünüyorlar. İstanbullu bir turizmci elindeki keseye Baran Korkmaz’ın oğluna takmayı planladığı tam altınla birlikte kolundaki lüks saati sokmaya çalışıyor. Anadolu’dan gelen bir tekstilci hanımefendi üzerindeki bütün mücevherleri almadığı için yeni bir kese daha rica ediyor.

O akşam İstanbul’daki o sünnet düğününde toplanan 1 milyon 870 bin lira Kars Valiliği’ne bağışlanmış. Kars’ın Digor ilçesinden çıkan bir gencin hayali binlerce Karslı genç kızın hayalinin gerçekleşmesine vesile olmuş.

Ne mutlu ki doymak adına başka yere de gitse doğduğu yeri unutmayan insanlarımız var. Ve yine ne mutlu ki o insanlar sayesinde azalıyor mesafeler..

Not: Ankara Marka Festivalinde (2015-2016) beni etkileyen diğer başarı öykülerini de paylaşacağım. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...