2 Ocak 2018 Salı

Buche De Noel (Kütük Pasta)


Hem 2018’in ilk dakikalarına hem de 2018’in ilk blog yazısına hazırlamasını, sunmasını ve yemesini en sevdiğim pastayla girmek istedim. Kütük pastayı ilk kez yaptığımda da en az şimdiki kadar harika olmuştu. Bu sefer pandispanyasını kakaolu yaptım ve arasına muz koydum. Bir de pastacı kremasının süt miktarını biraz azalttım. Çünkü iç kremanız ne kadar yoğun olursa rulo yapmak o kadar kolay oluyor.

Buche de noel sadece yılbaşına değil, her özel güne çok yakışan bir pasta bence. Bazı pastaları yemeden önce dakikalarca seyrederim. Bu da onlardan biri. Zaten yaptıktan sonra onlarca fotoğrafını çekmek istiyorsunuz. Yedikten sonra da tekrar tekrar yapmak..


Pandispanya İçin Malzemeler:
4 yumurta (sarısı ve akı ayrılmış)
2 yemek kaşığı tepeleme toz şeker (sarılarını çırpmaya)
4 yemek kaşığı tepeleme toz şeker (aklarını çırpmaya)
1 çimdik tuz (akları köpürtmeye)
5 tepeleme yemek kaşığı un
1 paket vanilya
½ çay bardağı sıcak su
1 paket kakao (25 gr.)

Pandispanyanın Yapılışı:
  • Bir kasede ½ çay bardağı sıcak su ile kakaoyu iyice karıştırın, soğumaya bırakın. 
  • Geniş bir kapta yumurta aklarını bir çimdik tuz ile çırpın. 
  • Yavaş yavaş 4 yemek kaşığı toz şekeri ekleyerek kar görünümü alana kadar çırpın. Kenara koyun. 
  • Ayrı bir kapta yumurta sarılarını 2 yemek kaşığı toz şeker ile beyazlayana kadar çırpın. 
  • Vanilyayı ekleyin. 
  • Kakaolu suyu ekleyin. 
  • Akları da kaşık kaşık döküp, karışıma yedirin. 
  • Unu karışıma ekleyin. 
  • Yağlı kağıt serilmiş dikdörtgen fırın tepsisine karışımı döküp üzerini spatula ile düzeltin. (Her yer aynı kalınlıkta olmalı) 
  • Tepsiyi birkaç kez tezgaha vurup hava kabarcıklarının çıkmasını sağlayın. 
  • Önceden ısıtılmış 160 derecelik fırında 10 dakika pişirin. (Fırınınıza göre süre 10 dakika ile 15 dakika arasında değişebilir. Kontrollü bir şekilde pişirin.) 
  • Fırından çıkarıp ilk sıcağı çıkınca (yaklaşık 2 dakika sonra) yağlı kağıdı ile birlikte rulo yapıp soğumasını bekleyin.

 Pandispanya soğurken pastacı kremasını hazırlayın.


Pastacı Kreması İçin Malzemeler:
800 ml. süt
3 adet yumurta sarısı

1,5 çay bardağı toz şeker
3 tepeleme yemek kaşığı nişasta
1 tepeleme yemek kaşığı un
70 gr oda ısısında yumuşamış tereyağı (1 yemek kaşığı)

Pastacı Kremasının Yapılışı: 

  • Sütü bir tencereye alın ve ısıtın. (Kaynamayacak) 
  • Derin bir kasede yumurta sarılarını ve şekeri çırpın. 
  • Unu ve nişastayı ilave edip iyice karıştırın. 
  • Isıttığınız sütü bu karışıma yavaşça yedirin. 
  • Tüm karışımı tencerenin içine alıp, tel çırpıcı sürekli karıştırarak kıvam alana dek pişirin. 
  • İçerisine oda ısısında yumuşamış tereyağını da ekleyip mikserin en yüksek hızıyla 3-4 dakika çırpın. 
  • Hazırladığınız kremadan 1 su bardağı ayırın. (Bu aşamada 1 su bardağı kremayı tencerede bırakıp ganajı hazırlamak için kolaylık sağlayabilirsiniz.) 
  • Pastacı kremasının geri kalanını bir kaseye alıp ılınması için bekleyin.


Çikolatalı Ganaj İçin  Malzemeler:
3 paket (240 gr.) bitter çikolata
1 su bardağı dolusu pastacı kreması

Çikolatalı Ganajın Yapılışı:
  • Tencerede bıraktığımız ve sıcak olan 1 su bardağı pastacı kremasının içine çikolataları parçalayın. 
  • Çikolatalar eriyene kadar tel çırpıcı ile sürekli karıştırın. (Çikolatalar erimezse ocağın altını kısıkta açıp erimesini sağlayabilirsiniz.)
  • Ganajı sürülecek bir kıvama gelecek şekilde soğumaya bırakın.
Süslemek İçin:
Kokina çiçeği
Kozalak
Pudra şekeri (kar yağmış görüntüsü vermek için)

Buche De Noel (Kütük Pasta) Yapılışı:
Pandispanyanız rulo yaparken çatlamadıysa ya da kremayı sürdükten sonra dağılmadıysa geldik en keyifli kısıma.. 
  • Soğumaya bıraktığımız pandispanyayı, yağlı kağıdını dikkatlice çıkararak açın. 
  • İçine pastacı kremasını sürün. 
  • Kremanın üzerine muz ya da çilek de koyabilirsiniz. Muz koyarsanız, muzların kararmaması için üzerlerine limon suyu sürebilirsiniz.
  • Dikkatli ve sıkı bir şekilde pandispanyayı rulo yapın. (Pandispanyanız çatladıysa panik yok, dikkatli bir şekilde rulo yaparsanız ganaj çatlayan yerleri gayet güzel kapatacaktır.)
  • Üzerine ve kenarlarına çikolatalı ganajı sürün. Çatalla gelişi güzel çizikler atarak ağaç görüntüsü verin.  
  • Süzgeç ile pudra şekeri serpip, kokina ve kozalak ile süsleyin.
  • Pastayı buzdolabında dinlendirip, soğuk olarak servis yapın.
Herkese sağlıklı, huzurlu, bol kazançlı, afiyetli, sevgi dolu, ışıl ışıl bir yıl diliyorum.

Afiyet şeker olsun..

27 Aralık 2017 Çarşamba

Yılbaşı Ağacını Kendin Yapabilirsin

Ortaokula gidiyordum. Yine bu vakitlerdi.. Yılbaşı zamanı.. Ablamla birlikte yolda bir akrabamızla karşılaşmıştık. Ayaküstü sohbet ettik. Akrabamızın yanında akranım olan kızları vardı. Ve yanlarında uzunca bir paketleri. Yılbaşı ağacı almışlar. Onu süsleyeceklermiş. Üçü de o kadar mutluydu ki imrenmiştim onlara. 13-14 yaşlarındaydım. Şimdiki çocuklar gibi gördüğümüz her şeyi gidip ailemizden istemezdik o zamanlar. Çünkü benim çocuk aklımda çam ağacı sadece çok zenginlerde olurdu. 

Hep içimde kalmıştı ışıl ışıl bir çam ağacı. 


Yıllar geçti.. Evlendiğim sene eşimle kocaman plastik bir çam ağacı aldık. Her sene Kasım ayında ağacımızı çıkarıp türlü türlü süslerle özene bezene süsledik. Ama bu sene nedense o ağacı çıkarmak istemedim. Kızımla ve eşimle birlikte yılbaşı ağacımızı kendimiz yapalım istedim. İşyerimdeki ustaya kestirdiğim çıtaları sicimle bağladık. Boyadığımız kozalaklarla, evde ne varsa onlarla yılbaşı ağacımızı süsleyip evimizin duvarına astık. 

Ve duvara asıp ışıklarını yaktığımızda kendimi dünyanın en zengini hissettim.. 

Işıl ışıl bir yıl olması dileğiyle..

16 Kasım 2017 Perşembe

Kreş Kreş Diye Nicesine Sarıldım..

Birazdan okuyacaklarınız bir annenin çocuğunu kreşe verme döneminde ve sonrasında yaşadıklarını anlatmaktadır. Okuyacaklarınız fazlasıyla araştırma, normal düzeyde endişe ve eser miktarda memnuniyet içermektedir. Ve tamamiyle kendi düşüncelerimden ibarettir.

Kızım 4,5 aylıkken işe başladım ve kızıma 4,5 aylıktan itibaren anneannesi ve babaannesi dönüşümlü baktı. Hem de yaşları ve rahatsızlıklarına rağmen kendi düzenlerini bozup bizim evimizde bakma özverisini göstererek. Onlara minnetim, borcum ömür boyu sürecek..

Kayınvalidemin rahatsızlanması ve kendisini ani bir şekilde kaybetmemiz, annemin yaşı ve hastalıkları sebebiyle çocuk bakımında tek başına zorlanması (buna rağmen kızıma kendi evinde bakmaya isteyerek devam etmesi) bizim kreş arayış serüvenimizi hızlandırmamıza neden oldu. Aileme uzak oturuşum, sabah çocuğu bırakıp akşam alma ihtimalimizin çok düşük oluşu, çocukla birlikte kendi evimden ayrılıp bir süre annemlerde kalışımızın yaşattığı manevi zorluklar kreş olayını bizde zorunlu hale getirdi.

Kendimi hızlı karar verebilen ve verdiği kararlarda da çok fazla hayal kırıklığı yaşamayan biri sanırdım, değilmişim. Kreş aramaya başlamadan önce internetten onlarca forumda yorumlar okudum. Erken yaşta kreşe gitmenin avantajlarını/dezavantajlarını öğrenmeye çalıştım. Sorularımla, çocukları kreşe giden arkadaşlarımın beyinlerini patlattım. Yetmedi, “Özel Kreş ve Gündüz Bakımevleri İle Özel Çocuk Kulüplerinin Kuruluş ve İşleyiş Esasları Hakkında Yönetmeliği” inceleyip önemli yerlerin altını çizdim. O da yetmedi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın web sitesinde yer alan ve açılış izni alan kreşlerin listesini çıkardım. Eşe dosta önerebilecekleri kreşleri sordum. Aklıma yatanların bazılarını telefonla arayarak, bazılarıyla yüz yüze görüşerek bilgi aldım. Evime yakın üç kreşin ikisi ile gidip görüştüm. Çoğuna kızım ve eşimle birlikte gittim. İçime sinen de oldu, sinmeyen de. İçime sinenlerin bulunduğu semtlerde ev aradım.  Ne de olsa kreş eve yakın olmalıydı. İçime sinmeyenlerde beni rahatsız eden durumlar vardı. Mesela içeri girdiğimde burnumu yakan çamaşır suyu kokusu, kreşte pişmeyen yemek, fiziki şartları uygun bulmayışım, fiyatların çok yüksek oluşu, servislerinin olmayışı gibi.



Buraya kadar okuduysanız, aklınızdan iki şey geçmiş olabilir. Bir tanesi “aynı ben, ben de kreşin ıncığını cıncığını araştırırım”, diğeri de “ne gerek var bu kadar araştırmaya, kreşler üç aşağı beş yukarı aynı, ver işte birine çok takılma.” 

Aklından birincisini geçirenler için iki çift sözüm olacak: “Çok araştırma kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.” Aklından ikincisini geçirenler için de iki çift sözüm olacak: “Doğru söylüyorsun kardeş, KREŞ İŞİ ŞANS İŞİ.”

Bu kadar uğraş, bu kadar çaba 2016 yılının Eylül ayında tamamen zorunluluktan, 28 aylık bezli ve emzikli kızımın işyerime çok yakın ama içime sinmeyen bir kreşe başlaması ile son buldu.

Bu zorlu süreçte bizim tek şansımız öğretmenden yana oldu. Kızım öğretmenini çok sevdi. Hatta öğretmenine, öğretmeni tuvaletini yapmaya gittiğinde bile yanında duracak kadar bağlandı. Öğretmeni de onu çok sevdi. Ben de öğretmeni çok sevdim. Ama bunun dışında kalan bütün faktörler benim gözümde negatifti.

Hep derlerdi kreşe başlayınca hastalıklar da başlar diye. Yok ya her çocuk farklıdır derdim. Hem benim çocuğum 16 ay anne sütü aldı. Bağışıklığı yüksektir. Öyle zırt pırt hasta olan bir çocuk da değil. Olmaz öyle şey diyordum ki, birkaç hafta sonra hastalandı. Yaklaşık 5 ay sonra yüksek ateş ve dinmeyen öksürükle kendimizi acilde bulduk. Teşhiş, bronşit. Sonuç, kreşe elveda..



Kreşe devam ettiği süre içerisinde, akşamları çocuğumu kreşten aldıktan sonra ağlayarak eve gidişim, evde eşime cozlayışım, mevcut düzene lanet edişim, kapitalist sistemin çarklarına tükürüşüm, eğitim sisteminin güdüklüğüne veryansın edip “hani sosyal devlettik?” diye ağlarken iç çekişim çok olmuştur. Hatta kreşin ilk aylarında ömrümden ne kadarını bilemediğim bir sürenin eksildiğini de zaman zaman merak ederim.

Buraya kadar da okuduysanız eğer “ah be güzelim, ne üzdün o kadar kendini, akışına bırakaydın, ne o kadar yıprattın kendini” demiş olanlarınız için söylüyorum: “Doğru söylüyorsun kardeş, kreş için böylesine yıpranmaya gerek yok. Düzeni değiştirecek gücün yoksa, ya düzenin bir parçası oluyorsun ya da düzenden ayrılarak kendi düzenini kuruyorsun.” Çok anarşik gibi görünse de maalesef öyle.

Kreş arayışımda, çocuğum dahi olsun, süper etkinlikler yapsın, içindeki sanat aşkı ortaya çıksın, o müze senin bu tiyatro benim gezsin vb. gibi beklentilerim hiç olmadı. Üç şeye önem verdim. Birincisi kreşin fiziki şartları, ikincisi öğretmenlerin çocuğuma gösterecekleri ilgi ve sevgi, üçüncüsü ise beslenme ve hijyen.



Kreşe giden çocuk şöyle başka oluyor, böyle özgüvenli oluyor, anasınıfına başladığında kreşe gitmeyen çocuklardan şöyle fark ediliyor gibi söylemlere bir dönem inansam da sonrasında karşısında oldum. Bana göre anne ya da baba ya da bakımını üstlenen her kimse; çocukla yeteri kadar ilgileniyorsa, çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimine uygun yetişmesini sağlıyorsa, çocuğu ile doyurucu vakit geçiriyorsa o çocuğun kreşe gitmesi o kadar da şart değil. “Aaaa ama çocuk bu, yaşıtlarıyla vakit geçirmesi lazım, sosyalleşmesi! lazım, evin içinde hep anneyle, hep bakıcıyla, hep anneanneyle nereye kadar, cık cık cık” diyenleri duyar gibiyim. Haklı olabilirler ama kızımın geçen seneki kreş öğretmeni ile birkaç gün önce telefonda görüştüğümüzde, “bu yaştaki çocukların yaşıtlarıyla/akranlarıyla vakit geçirebilecekleri daha çooook uzun bir zaman var önlerinde. O yüzden şartlar el veriyorsa kreşe gitmese de olur” dedi.



Eğer anne/baba/bakıcı/anneanne/babaanne tvden, tabletten, cep telefonundan uzak bir şekilde yaşayıp çocuğa kitap okuyorsa, çocuğu parka götürüyorsa, markete gidip birlikte alış veriş yapıyorsa, çocuk –varsa- komşu çocukları ile oyunlar oynuyorsa, hatta ve hatta anneanne ile ya da babaanne ile kabul günlerine bile gidiyorsa, çocuğun evde karalayacak defterleri, kesip yapıştıracağı kağıtları varsa tekrar söylüyorum kreş çok da şart değil bence. 

Hangi durumda kreş şart? Anne çalışıyorsa/çalışmak zorundaysa/çalışmak istiyorsa ya da çocuğunun kreşe gitmesini istiyorsa.

Yine bana göre kreş/yuva adı her ne ise çocukları ile yeteri kadar ilgilenemeyen, kendi öğretecekleri sınırlı olan kişiler için biçilmiş kaftan. Çocuğun eline -resim yapmayı geçtim- karalama yapsın diye kalem vermemiş, tvnin karşısına oturtup kendi keyfine bakmış, iki satır masal okumamış, birlikte iki yumurta kırmamış ebeveynler derhal göndersinler çocuklarını kreşe.



Başından beri –öğretmeni bile- kızımın yaş grubundaki çocukların ÖZBAKIM gerektiren çocuk grubu olduğunu, biraz daha büyük verilse daha iyi olacağını düşünüyordum. Ben erken yaşta kreşe verilen çocukların fiziksel ve duygusal olarak ne gibi zorluklara maruz kaldıklarını az çok biliyorum. İkinci üniversite kapsamında Çocuk Gelişimi bölümünde okuyorum. Araştırıyorum. Ve anladığım şu. Her çocuk farklı. Her çocuğun gelişimsel süreci benzer gibi görünse de birbirinden farklı. Her ebeveynin kreşten beklentisi farklı.

Sizin beklenti sıralamanızda birinci sırada yer alan fiziki şart, bir başkasının sıralamasında yer almayabilir. Ya da öğretmeni iyi olsun gerisi olmasa da olur diye bir beklentiniz de olabilir. Ya da eve yakın olsun başka bir şey istemem de diyebilirsiniz. O yüzden beklenti, tamamen kişiye bağlı. 

Geçen seneden beridir okuduklarımdan, araştırdıklarımdan, gözlemlediklerimden ve tecrübelerimden kreşlerle ilgili beklentilerimde şu sonuçlara varmıştım:
  • Kreşin fiziki şartları uygun olmalı. Mesela uyku odası ve oyun odası ayrı olmalı. Odaları gün ışığı almalı ve sık sık havalandırılmalı. (Ki zaten Yönetmelik de böyle buyuruyor). Tıbben, yatakhanede yatan çocukların sayısını anne ve babalarının sayısı ile de çarpın diyorlar. Yani uyku odasında 20 çocuk varsa kendileri de dahil 20X3=60 demekmiş. Çünkü çocuklar evden gelirken beraberlerinde annelerinin, babalarının varsa kardeşlerinin virüslerini de getiriyormuş. Uyudukları ortamda da bu virüsler sirkülasyon halinde dolaşıyormuş. Bunu ben demiyorum tıp diyor. Bu sebepten uyudukları odada ne kadar az çocuk olursa o kadar iyi. Tabi uyutmayan kreşler de var. O da bir tercih.
  • Müstakil ve güvenli bir bina olması, her mevsim oyun oynayabilecekleri bir bahçelerinin olması büyük avantaj. Bahçeden kastım zemine döşenmiş yeşil halı kaplı camekanlı alan değil. Taşı toprağı olan, bahçesinde ağaçları, çiçekleri olan, salıncağı kaydırağı olan bir bahçe. Çünkü çocuklar açık havada toprakla oynamayı, kaydıraktan kayıp toza çamura bulanmayı, yaratıcı drama dersinden daha çok seviyor.
  • Sınıf mevcudu 10’u geçmemeli. Yönetmelik 0-36 aylık çocukları max. 10 kişi, 37-77 aylıkları max. 20 kişi ile sınırlandırmış olsa da okul öncesi dönemde -özellikle kreş ve gündüz bakımevlerinde- sınıfın kalabalık olması bana göre dezavantaj. Çünkü öğretmenin o yaş grubu ile daha çok ilgilenmesi gerekir. Sayı arttıkça da bu mümkün olmuyor. Hatta kreşte toplam kapasitesinin yarısı kadar çocuk olmalı. (Kreşin toplam kapasitesi 200 ise max. 100 çocuk olmalı).
  • Sevecen, ilgili öğretmenler ve idareciler olmalı. Çocuk-öğretmen-ebeveyn döngüsü aktif olmalı.
  • Çağdaş bir yapıları olmalı.
  • Sınıfta tek öğretmen olmalı. Asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen adı altında bir işleyiş olmamalı. Çocuklar iki öğretmen arasındaki minicik bir çekişmeyi bile fark ediyorlar maalesef ve bu da otoritenin kimde olduğunu anlamalarında kafa karışıklığı yaratıyor. Tek öğretmen ama yeterince stajyer olmalı. Çünkü bir ipte iki cambaz oynamaz.
  • Hijyenden kastettikleri çamaşır suyu olmamalı. Bir kreşi ziyarete gittiğinizde sınıflar ya da kreşin her hangi bir yeri buram buram tuvalet ya da çamaşır suyu kokuyorsa kaçın ordan. Çünkü temizlik anlayışını çamaşır suyu ile bağdaştıran bir zihniyetle çok fazla mücadele edemezsiniz.
  • Etkinliği oyunla harmanlamalı. 
  • Yemekler kreşte pişmeli ve yemek listeleri sağlıklı olmalı (sarelleli ekmekten kahvaltı olmaz, paketli meyve suyundan da bi hayır gelmez)
  • Fiyatı makul olmalı. Buradaki makul fiyat kişiye ve gelire göre değişse de vitrini cilalı olması pahalı olmasını gerektirmiyor. Çünkü çoğunun mobilyası İKEA’dan alınmış sandalyeler, masalar, tabureler ve dolaplardan ibaret. Çoğunda seramik dersi var, çoğunda yaratıcı drama adı altında ne işe yaradığını çok da kavrayamadığım bir ders var, çoğunda yabancı dil dersi var. (Bazılarında Türk öğretmen + Yabancı öğretmen sürekli bulunuyor. Çocuğum 4 yaşında İngilizce’yi yalasın yutsun, cebimden de balya balya para çıksın diyorsanız anadili ile birlikte yabancı dil eğitimini eş zamanlı veren kreşleri tercih edebilirsiniz.)
  • Ve belki de en önemlisi içinize sinen bir kreş olmalı.
Kreşlerin işleyiş mantığı üç aşağı beş yukarı aynı. Çocuk konforlu, vitrini boyalı, çok pahalı kreşten bir şey anlamıyor. İstemiyor da. Çünkü onun ihtiyacı olan sadece sevgi, oyun ve özbakım. Lüksü, daha fazlasını, daha cilalısını isteyen bizleriz.

Önemli olan tek bir şey var aslında. Ne kreşin sizin içinize sinmiş olması, ne fiyakalı bir kreş olması, ne bahçesindeki ineği sağıp organik yoğurt yapması, ne atomu parçalayacak dahi çocuklar yetiştirme garantisi vermesi, ne etkinlikten başımızı kaldıramıyoruz diyen bir kreş olması, ne eve yakın olması, ne de fiyatının uygun ya da pahalı olması. Edindiğim tecrübelere göre önemli olan tek bir şey var bence. O da çocuğunuzun mutlu bir şekilde kreşe gitmesi, orada mutlu olması ve mutlu bir şekilde çocuğunuzu almanız. Buradaki mutluluk üçlemesi çocuk, ebeveyn ve öğretmenden oluşuyor. Formül basit: Mutlu öğretmen = Mutlu çocuk = Mutlu ebeveyn.



Kreşe giden bir çocuğunuz varsa ve çalışan bir anneyseniz şu duyguları ve düşünceleri de zaman zaman yaşamamanız mümkün değil. Bir kere sabahın köründe kalkıp uyuyan çocuğunuzu uyandırmak başlı başına bir vicdan azabı. Kreş evinize yakın değilse çocuğu her sabah şehir trafiğinin içine sokarak götürmek ve akşam da aynı şehir trafiğinin içine sokarak eve getirmek ayrı bir vicdan azabı. Çocuğu kreşe bıraktığınızda başlarda arkanızdan ağlayan, sonrasında melül melül bakan gözlerle sınıfın yolunu tutan çocuğun arkasından bakakalmak ayrı bir vicdan azabı. Mesai saatlerinizden dolayı çocuğu sabahları erkenden kreşe bırakmak ve akşamları da en son almak başka bir vicdan azabı. Çocuk her hasta olduğunda çalışıyor olmanızın verdiği yükün altında ezilmeniz, ulan çalışıyorum da napıyorum atomu mu parçalıyorum diye yaptığınız işi hor görmeniz ayrı bir boyut. Onu bir gün kreşten üzgün ve mutsuz aldığınızda “Acaba yanlış mı yapıyorum? Ya hayatının bir yerlerine bu duygular yerleşirse? Çocuğuma el bakacağına ben mi bakmalıyım?” diye hayatı sorgulayan ve kendinizi suçlayan düşünceler de bambaşka bir boyut.

Ama çocuk büyüyecek. Hep 3 yaşında ya da 5 yaşında kalmayacak. Çocuğa annesinin bakması maddi ve manevi anlamda müthiş bir ayrıcalık. Ama çocuğunuza siz de bakıyor olsanız o çocuk bir gün büyüyecek ve zorunlu eğitim yaşı geldiğinde zaten sistem kolundan tutup onu okula götürecek. Önemli olan o döneme kadar süreci iyi yaşamak. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmak. Keşke her anne/baba sosyo-ekonomik şartları bozulmadan kendi gönlünce çocuğuna bakabilse. Ülke politikası çalışan kadına 4 aylık doğum izni ile değil de en az 2 yıl çocuğuna maddi kayıp yaşamadan bakabilme imkanı sağlasa. Ne yazık ki ülke şartlarında çalışan bir anneyseniz, bakım konusunda yeterli desteğiniz yoksa çocuğunuz bakıcı/kreş ikileminden birinin içinde bulacak kendini. O yüzden çok da yıpranmadan süreci atlatmak gerekiyor.

Kızım 2 aydır başka bir kreşe gidiyor. Gittiği kreşin bana göre avantajları da var, dezavantajları da. En büyük sorunumuz ulaşım. Kreş başka semtte, evim başka semtte, işyerim başka semtte. Sınıfları kalabalık, asıl öğretmen ve yardımcı öğretmen olarak iki öğretmen var. Uyku odasında 44 çocuk uyuyor. Yemekhanede bütün çocuklar aynı anda yemek yiyor. Gürültüyü, şamatayı bi görün. Ama güvenilir bir yer. Kafama yatan tarafları daha fazla.

Geçen yıldan bu yana ikisi kızımın devam ettiği kreş olmak üzere toplamda 18 kreş gezdim. Bir dönem Montessori eğitim sistemine merak sardım, baya araştırdım. Hatta blogda da yazdım. Prensip olarak benimsemiştim de ama ülkemizdeki Montessori eğitim metodunu uygulayan okulların dudak uçuklatan fiyatlarını gördükçe ve bu okulları birebir görme fırsatı buldukça çok da elzem bir metod olmadığını anladım. Evde Montessori uygulamaları ile felsefesini öğretebileceğimi düşündüm ve şartlarımıza uyan yanlarını çocuğuma öğretmeye çalıştım. Hala da devam ediyorum. Ama kalbim Waldorf'tan yana.



Gördüğüm kreşlerin hepsinden her anlamda çok şey öğrendim ve gözlemledim. Mesela kreş/okul kurumsallaştıkça sınıf sayısı artıyor. Kurumsal bir yapıysa ve birden fazla şubesi varsa sınıf mevcudu genelde 16 kişi. Bunu avantaj olarak değerlendiren kreş yönetimi de var. Dezavantaj olarak gören kreş yönetimi de. 

Avantaj olarak görenlerin gerekçeleri, kalabalık sınıfta kreşe giden çocukların anaokuluna ya da ilkokula başladığında akran zorbalığına daha az maruz kalmaları. Akran zorbalığı nedir derseniz; çocuk ve ergenlerin benzer yaş grubu çocuk ve ergenlerden fiziksel, duygusal ve cinsel olarak maruz kaldıkları örseleyici kötü muamelelerin tümüne verilen ad.

Çocukların ilgiye ve sevgiye ihtiyaç duydukları bir dönemde kalabalık sınıfa maruz kalmalarını bazı kreşler dezavantaj olarak görüyor. Çünkü öğretmenin her çocukla yeteri kadar ilgilenemeyeceği kanısında. Ki bence de öyle. Dediğim gibi doğrularınız beklentilerinize ve neye inanmak istediğinize bağlı.

Bizim en büyük handikapımız oturduğumuz semtte fazla kreş bulunmamasıydı. O yüzden oturduğum semti değiştirmek istediğimden çok fazla kreşe baktım. Doğrusunun bu olmadığını da anladım. Çünkü kafanıza yatan bir kreş için evi barkı taşıyıp, çocuk o kreşe alışamadığında ortada kalma ihtimaliniz var. Bu sebeple kreşe göre ev değil, eve göre kreş bakmak en mantıklısı. Malum ülkemizdeki sınav sistemleri zaman zaman değiştiğinden, iyi okulların olduğu semtlere doğru bir kayma da başladı. O yüzden iyi düşünüp doğru karar vermek lazım.



Gerçi hep savunduğum bir şey var. Çocuğun çiçek gibiyse nerede olsa açar. Bağnaz bir düşünce gibi görünse de öyle. Bizlerin yapabileceği çocuklarımızın en iyi, en pahalı eğitimi almasını sağlamak değil. Şartlarımıza en uygun koşulu en optimal düzeyde çocuğumuza sunabilmek. Ve kreş arama sürecinde yaşadığım tüm olumsuzluğa ve hayal kırıklığına rağmen hala parasız eğitimden yanayım. Hatta hatta okulsuz eğitimden yanayım. Parasız eğitim mümkün değil biliyorum ama en azından özelleşen eğitime kamyonla para dökme yanlısı değilim. Çünkü servet döktüğümüz kreşlerin makul olanlardan çok da bir farkı yok. O kadar çok parayı verince farkı varmış gibi hissediyoruz ya da ona inanmak istiyoruz hepsi bu. Şunu öğrendim: iyi hastane yok, iyi doktor var; iyi okul yok, iyi öğretmen var.

Kreş arayışım hala devam ediyor. Zor beğendiğimden ya da çocuğumun uyum sağlayamamış olmasından değil. Evimin, işimin ve kreşin farklı semtlerde olmasından. 

Geçen sene, görüşmeye gittiğim kreşlere yukarıda madde madde yazdığım kriterlerle giderdim. Şimdi görüşmeye gittiğim kreşler “Bizden beklentiniz nedir?” diye sorduğunda tek bir şey söylüyorum. Çocuğum öğretmenini sevsin ve kreşe isteyerek gelsin yeter. 

Not: Kızım hala ilk kreş öğretmenine resim yapıyor, onu özlediğini söylüyor ve farklı şehirlerde olmamıza rağmen hala öğretmeniyle iletişimimiz devam ediyor.

Birgül Öğretmene ithafen..

Fotoğraflar: Pinterest

31 Ekim 2017 Salı

Bir Brownie Yaptım, Kafanı Gömer Uyursun


Eğer bir gün şu anki hayatımdan farklı bir hayat yaşayacaksam; bu, Cafe Fernando’nun yaşadığı hayat gibi olmalı.

Kendisine olan hayranlığım seneler öncesinde başladı. Tariflerindeki asaleti ve mükemmelliği görünce bu hayranlık arttı. İşi gücü bırakıp kendini evde blog ve kitap yazmaya adadığında katlandı. Ve nihayetinde kitabı çıktığında bu hayranlık zirveye ulaştı.

Kitabı daha çıkmadan önce, kitabına vereceğim her kuruşu helal etmiştim. Kitap çıkar çıkmaz sipariş etmiş ve lohusalığımın ilk günlerinde sayfaları karıştırdıkça annemin ve eşimin anlam veremediği tarifsiz bir mutluluk yaşamıştım. 

Peki kimdir bu Cafe Fernando? Adı Cenk Sönmezsoy. Yemek yapmak, yaptıklarını fotoğraflamak ve bunlar hakkında yazmak kadar, yemesinden de çok büyük keyif alan bir yemek meraklısı. İlginç bir adam. Çok iyi yazıyor ve işin sadece yemek tarifi yazmak ve yemek fotoğrafı çekmek olmadığını biliyor. Çok güzel hikayeler anlatıyor. O yüzden yemekle ilgisi olsun, olmasın herkes onu takip ediyor. Hayatında yumurta bile kırmamış, yemek yapmayı bilmeyen okurları var. Çünkü anlattığı hikayeleri seviyorlar.

Bugüne kadar birçok yurtiçi ve yurtdışı basınında yer aldı. Saveur dergisi Dolce&Gabbana için tasarladığı Brownie tarifini “Yılın En İyi Özgün Tatlı Tarifi” seçti. Onun hemen öncesinde, yine Saveur dergisi Cafe Fernando’yu “Yılın En İyi Seyahat Bloğu”, Times gazetesi de Dünyanın En İyi 50 Yemek Bloğu’ndan biri seçti. Restoran önerileri New York Times’ın “2008 Yılı Yemek Başkenti İstanbul” makalesinde yer aldı. Ardından Nick Malgieri’nin Washington Post için hazırladığı bir makalede brownie tarifi ve fotoğrafı yayınlandı. San Francisco Chronicle gazetesinde de yemek yazarı Janet Fletcher için hazırladığı Türk menüsü tarifleri ve fotoğrafları yer aldı. 2008 senesinde Altın Örümcek’de “Yılın Bloğu” seçilen Cafe Fernando, aynı zamanda Saveur ve Gourmet dergilerinin en sevdiği yemek blogları arasında da yer alıyor. 



Bir sürü yemek yazarının hayal bile edemeyeceği ödülleri var. New York Times ve Washington Post’ta çıkmış haberleri var. Times, Cafe Fernando’nun bloğunu, dünyanın en iyi 10 bloğundan biri seçti.

Onca tarifine rağmen hala en sevdiği yemek  annesin karnıyarığı, domatesli pilav ve cacık üçlüsü.


İşte bu Cafe Fernando öyle bir kitap yazdı ki, yazımı tam dört yıl dört ayda tamamlandı. Kitabın İngilizcesi olan The Artful Baker geçtiğimiz haftalarda Amerika’da yayımlandı ve ben en az Cafe Fernando kadar gurur ve mutluluk duydum. Çünkü fazlasıyla hak ediyor.


Cafe Fernando’yu tanıyanlar bilir. Kendisi bir tarifi defalarca deneyip sonrasında blogda paylaşan biridir. Vanilyalı kek tarifi vermiş bile olsa mutlaka o vanilyalı kek mutfağında defalarca pişmiştir. Çünkü Cafe Fernando’nun lügatında tesadüfle elde edilmiş başarıya yer yoktur. Varsa da o tesadüfün arkasında mutlaka sağlam bir deneyim vardır.

Kitabı alalı beri yaklaşık 4 yıl geçti ama ben, sayfalarını huşu içinde karıştırmaktan öteye gidemedim. Kitaplığımın en nadide parçası olan bu kitabı raftan defalarca indirmeme rağmen tarifleri denemeye bir türlü fırsatım olmadı. Belki de cesaretim.

Bir süredir düşündüğüm ve beni telaşa kaptıran bir his içerisindeydim. “Ya yapmak istediklerimi yapmaya ömrüm yetmezse?” diye. Bu his sayesinde kitabı raftan indirdim ve tarifi yapmaya koyuldum. Öncesinde eksik malzemelerimi temin ettim ve birkaç değişiklikle o muhteşem browniyi yaptım.


Brownie tercihiniz nasıldır bilemem ama ben browninin dışı kıtır, içi fazla akışkan olmayan, yoğun çikolata tadını damaktaki her zerreye kadar hissettiren halini seviyorum. İlk seferde içine beyaz çikolata parçaları koyduğum için üzerine ekstra çikolata eritmedim. Belki bir sonraki denemem bol sütlü çikolatayla kaplanmış brownie olur. Tabii ki kitaptaki ilk denemem bu denli enfes olduğundan, diğer tarifleri yapmamdan sıra gelirse..



Cafe Fernando ile ilgili en büyük hayalin nedir diye sorsalar, kendisiyle tanışmak ya da kitabını imzalatmaktan ziyade kendi tariflerimi denemiş olduğunu görmek, eleştirilerini ve layıksam beğenisini duymaktır derim.

MALZEMELER:
  • 300 gr. bitter çikolata (75 grlık 4 paket)
  • 3 yumurta
  • 100 gr. tereyağı
  • 160 gr. toz şeker (1 su bardağı kadar)
  • 140 gr. un (1 su bardağı)
  • ½ çay kaşığı tuz
  • 1 kapsül Dr Oetker vanilya aroması (yoksa eleyin)
  • 1 çay bardağı parçalanmış beyaz çikolata


YAPILIŞI:
  • Fırınınızı 160 derecede ısıtmaya başlayın. 
  • 20 cm’lik kare bir kek kalıbını tereyağı ile ortasını ve kenarlarını yağlayıp içine yağlı kağıt serin. (Yağlı kağıt her kenardan en az 5 cm sarkacak). 
  • Tereyağını bir tencerede eritip ateşten alın. (Sadece eriyene kadar ısıtın, kaynamasın.)
  • İçine bitter çikolataları ekleyip, çikolatalar eriyene kadar spatula ile karıştırın.
  • Mikser kabında yumurtaları ve toz şekeri mikserin en hızlı ayarında 5 dakika çırpın. 
  • İçine yavaş yavaş erimiş tereyağlı çikolatayı ekleyin. 
  • Vanilya aromasını da ekleyerek çırpmaya devam edin. 
  • Mikseri kapatın. 
  • Çok karıştırmamaya dikkat ederek unu ve tuzu da ekleyip spatula ya da tahta kaşıkla karıştırın. (Neden tuz? Çikolatanın tadını keskinleştirmek için)
  • En son parçalanmış beyaz çikolataları da ekleyip fırın kabına boşaltın. 
  • Oldukça yoğun kıvamda bir karışım olacaktır. Spatula ile üzerini düzleyip, fırın kabına eşit yayılmasını sağlayın. 
  • 35-40 dakika kadar pişirip oda sıcaklığında soğumasını bekledikten sonra servis yapın.

Buzdolabında saklama kabının içinde 1 hafta muhafaza edebilirsiniz.

Afiyet şeker olsun..

19 Ekim 2017 Perşembe

Lakto-Fermente Turşu Yapımı


Turşunun iyisi sirke ile mi olur yoksa limonla mı olur tartışmasına son noktayı koyuyorum. Turşunun iyisi lakto-fermente olur arkadaş. Yani ne sirke olur içinde ne de limon suyu. Bugüne kadar yediğim turşulara lafım yok ama arkadaşım Şiyar olmasaydı bu sağlık ve lezzet deposu turşulardan bihaber olacaktım.

Nedir bu lakto-fermente? İnternetten edindiğim bilgilere göre lakto-fermentasyon; sebzeleri ve meyveleri koruma metodu ama korurken aynı zamanda da besin değerlerini arttıran bir metot. Buradaki lakto, laktik asit.  Yani bitkilerin çoğunda bulunan asit alkolü. Laktobasiller, asit ve tuzu seven bakteriler ve bize dostlar. Laktobasillerin çoğalıp genişlemesi ve sebzelerimizin bozulmaması için onları sakladığımız ortamın asit düzeyinin 4.6 ya da daha düşük olması ve oksijensiz olması gerekiyor. Lakto-fermente sebzeler zengin prebiyotik özellikleriyle sindirim ve bağışıklık sistemimiz için çok önemli. Üstelik bakteriler sebze ve meyvelerdeki selülozu yıktığı için sindirimi kolaylaştırıyor. Yani salatalık veya lahanayı çiğ yediğinizde daha zor sindirirken, turşu olarak tükettiğinizde çok daha kolay sindiriyorsunuz.

Bütün bunlara ilaveten bu bakteri kültürleri size sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineralleri organizmanın kullanımına hazır hale getirip, vitamin değerlerini de arttırıyor. Yani kırmızı turp turşusunun içinde, turptan çok daha fazla C vitamini barınıyor.


Toplum olarak turşu kurarken yaptığımız çok büyük bir yanlış var. Biz turşuyu yaparken asitliği hemen sirke ya da limon ilave ederek sağlıyoruz. Turşuya sirke, limon, limon tuzu koyduğunuz anda sebzeleriniz korunur ama fermentasyon ve prebiyotiklik biter. Yani turşunun tüm faydalı özelliklerini durdurmuş, sadece sebzeleri çürütmemiş olursunuz. O sebeptendir ki lakto-fermentasyon yönteminin daha çok duyulup, daha çok mutfaklarımıza girmesi lazım.


Lakto-fermente turşuyu ilk defa yiyecek olanlar için bir uyarı yapayım (ki eşim de buna dahil) tadı damak zevkinize pek uygun gelmeyebilir. Sirkeyle ya da limon tuzu ile yapılan turşudaki boğazı yakan sertliği yok. Baharatların tadı daha baskın ama faydalarını düşündüğünüzde bence daha cazip. Hele ki kış aylarının yaklaştığı ve gribal enfeksiyonların kol gezdiği şu günlerde bu turşunun suyu bile müthiş bir şifa deposu.

Ben ne bulduysam turşusunu kurdum. Salatalık, acur, havuç, elma, kırmızı kiraz turp ve bamya. Hatta kırmızı pancar, lifli olduğu için lakto-fermente olmazmış ama onu bile yaptım. Oldu valla. Hepsinin tadına bayıldım. Favorim bamya turşusu. Bu turşular çıtır çıtır çerez gibi yeniyor. Yedikçe yiyesiniz, yaptıkça yapasınız geliyor. Benden söylemesi.. 


Gelelim tarife..

Lakto-fermente turşuda başrolde baharatlar oynuyor ve kaya tuzu da onlara eşlik ediyor.. Yani tane karabiber, kişniş tohumu, sarı hardal tohumu ve kimyon tohumunuzu almadan lakto-fermente turşu kurmaya girişmeyin. Korkulacak bir şey yok, hepsini aktarlarda bulabilirsiniz.



MALZEMELER (1 lt'lik kavanoz için):


  • 1 çay kaşığı kişniş tohumu
  • 1 çay kaşığı kimyon tohumu
  • 4-5 adet tane karabiber
  • 1 çay kaşığı sarı hardal tohumu
  • 3-4 adet taze asma yaprağı (yoksa salamura da olabilir) dut yaprağı veya kiraz yaprağı da olabilir
  • 6-7 diş sarmısak
  • 1 adet limon (dilimlenmiş)
  • Bir kaç dal dereotu ya da maydanoz
  • Defne yaprağı (ben kullanmadım, tercihe bağlı)
  • 50 gr. salamura tuzu (kaya tuzu)
  • İçme suyu
  • Ve turşu kuracağınız malzemeler

YAPILIŞI:
  • Öncelikle turşu kuracağınız cam kavanozu ve kapağını kaynar su ile çok iyi dezenfekte edip soğuk su ile durulayın. 
  • Sonrasında bir kaç dal dereotunu ya da maydanozu kavanozun altına yerleştirin.
  • Üzerine 6-7 diş sarmısak, 1 çay kaşığı sarı hardal tohumu, 1 çay kaşığı kişniş tohumu, 1 çay kimyon tohumu, 4-5 adet tane karabiberi serpin. Yıkanmış turşuluk malzemeyi sıkı sıkı kavanoza yerleştirin. 
  • Aralara 1 limonu dilimleyip yerleştirin. En önemli yere geldik. Bir şişede ya da kapta 1 lt içme suyuna 50 gr. deniz tuzunu koyup iyice eriyene kadar turşu suyunu hazırlayın. Buna altın oran diyorlar. Tuzun kaşıkla ölçüsü yok. 
  • Turşu suyunu kavanozun içi alana kadar doldurun. 
  • Kavanozun üzerine 3-4 adet asma yaprağını ya da yapraklardan her hangi birini yerleştirin. (Turşunun sert kalması için gerekli olan tenin maddesini sağlamak için gerekli, olmazsa olmazlardan) 
  • Malzemelerin altta kalması ve küflenmeyi önlemek için üstüne taş ya da bir ağırlık koyun.
  • Kavanozun kapağını tam kapatmadan hava alacak şekilde karanlık bir dolapta ara ara kontrol ederek 5-6 gün bekletin. Ara ara kontrol etme olayı çok önemli. Turşular küflenebilir ya da taşabilir. 

  • Taşma olabileceği için kavanozların altına kurulama bezi tarzı bir bez serebilirsiniz. 
  • 5-6 gün sonra kapağını kapatıp buzdolabına kaldırın. Suyu azalmışsa tekrar aynı oranda turşu suyu hazırlayıp üzerine ekleyin. 

 15 gün sonra turşularınız yenmeye hazır.

Afiyet şifa olsun..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...