19 Ekim 2017 Perşembe

Lakto-Fermente Turşu Yapımı


Turşunun iyisi sirke ile mi olur yoksa limonla mı olur tartışmasına son noktayı koyuyorum. Turşunun iyisi lakto-fermente olur arkadaş. Yani ne sirke olur içinde ne de limon suyu. Bugüne kadar yediğim turşulara lafım yok ama arkadaşım Şiyar olmasaydı bu sağlık ve lezzet deposu turşulardan bihaber olacaktım.

Nedir bu lakto-fermente? İnternetten edindiğim bilgilere göre lakto-fermentasyon; sebzeleri ve meyveleri koruma metodu ama korurken aynı zamanda da besin değerlerini arttıran bir metot. Buradaki lakto, laktik asit.  Yani bitkilerin çoğunda bulunan asit alkolü. Laktobasiller, asit ve tuzu seven bakteriler ve bize dostlar. Laktobasillerin çoğalıp genişlemesi ve sebzelerimizin bozulmaması için onları sakladığımız ortamın asit düzeyinin 4.6 ya da daha düşük olması ve oksijensiz olması gerekiyor. Lakto-fermente sebzeler zengin prebiyotik özellikleriyle sindirim ve bağışıklık sistemimiz için çok önemli. Üstelik bakteriler sebze ve meyvelerdeki selülozu yıktığı için sindirimi kolaylaştırıyor. Yani salatalık veya lahanayı çiğ yediğinizde daha zor sindirirken, turşu olarak tükettiğinizde çok daha kolay sindiriyorsunuz.

Bütün bunlara ilaveten bu bakteri kültürleri size sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineralleri organizmanın kullanımına hazır hale getirip, vitamin değerlerini de arttırıyor. Yani kırmızı turp turşusunun içinde, turptan çok daha fazla C vitamini barınıyor.


Toplum olarak turşu kurarken yaptığımız çok büyük bir yanlış var. Biz turşuyu yaparken asitliği hemen sirke ya da limon ilave ederek sağlıyoruz. Turşuya sirke, limon, limon tuzu koyduğunuz anda sebzeleriniz korunur ama fermentasyon ve prebiyotiklik biter. Yani turşunun tüm faydalı özelliklerini durdurmuş, sadece sebzeleri çürütmemiş olursunuz. O sebeptendir ki lakto-fermentasyon yönteminin daha çok duyulup, daha çok mutfaklarımıza girmesi lazım.


Lakto-fermente turşuyu ilk defa yiyecek olanlar için bir uyarı yapayım (ki eşim de buna dahil) tadı damak zevkinize pek uygun gelmeyebilir. Sirkeyle ya da limon tuzu ile yapılan turşudaki boğazı yakan sertliği yok. Baharatların tadı daha baskın ama faydalarını düşündüğünüzde bence daha cazip. Hele ki kış aylarının yaklaştığı ve gribal enfeksiyonların kol gezdiği şu günlerde bu turşunun suyu bile müthiş bir şifa deposu.

Ben ne bulduysam turşusunu kurdum. Salatalık, acur, havuç, elma, kırmızı kiraz turp ve bamya. Hatta kırmızı pancar, lifli olduğu için lakto-fermente olmazmış ama onu bile yaptım. Oldu valla. Hepsinin tadına bayıldım. Favorim bamya turşusu. Bu turşular çıtır çıtır çerez gibi yeniyor. Yedikçe yiyesiniz, yaptıkça yapasınız geliyor. Benden söylemesi.. 


Gelelim tarife..

Lakto-fermente turşuda başrolde baharatlar oynuyor ve kaya tuzu da onlara eşlik ediyor.. Yani tane karabiber, kişniş tohumu, sarı hardal tohumu ve kimyon tohumunuzu almadan lakto-fermente turşu kurmaya girişmeyin. Korkulacak bir şey yok, hepsini aktarlarda bulabilirsiniz.



MALZEMELER (1 lt'lik kavanoz için):


  • 1 çay kaşığı kişniş tohumu
  • 1 çay kaşığı kimyon tohumu
  • 4-5 adet tane karabiber
  • 1 çay kaşığı sarı hardal tohumu
  • 3-4 adet taze asma yaprağı (yoksa salamura da olabilir) dut yaprağı veya kiraz yaprağı da olabilir
  • 6-7 diş sarmısak
  • 1 adet limon (dilimlenmiş)
  • Bir kaç dal dereotu ya da maydanoz
  • Defne yaprağı (ben kullanmadım, tercihe bağlı)
  • 50 gr. salamura tuzu (kaya tuzu)
  • İçme suyu
  • Ve turşu kuracağınız malzemeler

YAPILIŞI:
  • Öncelikle turşu kuracağınız cam kavanozu ve kapağını kaynar su ile çok iyi dezenfekte edip soğuk su ile durulayın. 
  • Sonrasında bir kaç dal dereotunu ya da maydanozu kavanozun altına yerleştirin.
  • Üzerine 6-7 diş sarmısak, 1 çay kaşığı sarı hardal tohumu, 1 çay kaşığı kişniş tohumu, 1 çay kimyon tohumu, 4-5 adet tane karabiberi serpin. Yıkanmış turşuluk malzemeyi sıkı sıkı kavanoza yerleştirin. 
  • Aralara 1 limonu dilimleyip yerleştirin. En önemli yere geldik. Bir şişede ya da kapta 1 lt içme suyuna 50 gr. deniz tuzunu koyup iyice eriyene kadar turşu suyunu hazırlayın. Buna altın oran diyorlar. Tuzun kaşıkla ölçüsü yok. 
  • Turşu suyunu kavanozun içi alana kadar doldurun. 
  • Kavanozun üzerine 3-4 adet asma yaprağını ya da yapraklardan her hangi birini yerleştirin. (Turşunun sert kalması için gerekli olan tenin maddesini sağlamak için gerekli, olmazsa olmazlardan) 
  • Malzemelerin altta kalması ve küflenmeyi önlemek için üstüne taş ya da bir ağırlık koyun.
  • Kavanozun kapağını tam kapatmadan hava alacak şekilde karanlık bir dolapta ara ara kontrol ederek 5-6 gün bekletin. Ara ara kontrol etme olayı çok önemli. Turşular küflenebilir ya da taşabilir. 

  • Taşma olabileceği için kavanozların altına kurulama bezi tarzı bir bez serebilirsiniz. 
  • 5-6 gün sonra kapağını kapatıp buzdolabına kaldırın. Suyu azalmışsa tekrar aynı oranda turşu suyu hazırlayıp üzerine ekleyin. 

 15 gün sonra turşularınız yenmeye hazır.

Afiyet şifa olsun..

3 Ekim 2017 Salı

Mutluluğun Resmini Çizemiyorsan Çok Da Zorlama Be Gülüm

Instagramın ilk çıktığı yılları hatırlayın. Herkes kendince fotoğraflar çekip masum masum paylaşıyordu. Instagram hesabı açanların ilk fotoğraflarına bakın, genelde siyah çerçeveli fotoğraflarla, havuz kenarında ojeli tırnaklarla çekilmiş ayaklarla, rengarenk içkilerle doludur. O zamanlar dedim acaba pintereste rakip mi geliyor? Yanılmışım. İyi ki de yanılmışım.

Uygulamayı indirip hesap açtığımızda ilgi alanlarımızı işaretlemek zorunda olduğumuzdan ve benim de yeme-içme kategorisini seçmiş olmamdan kaynaklı, -özellikle son zamanlarda- takip etmediğim halde keşfet bölümünde karşıma hep mint yeşili mutfak eşyaları ve pudra pembesi halılar ile mutfağını döşemiş hamarat yurdum kadınları çıkıyor. Ve bu kadınlar annelerimizin senelerdir yaptığı mayalı poğaçaları askeri nizamla düzenlenmiş mutfaklarında ya da residence tarzlı fon perdeli salonlarında öyle bir sunuyorlar ki acaba hepsinin evinde profesyonel bir fotoğrafçı mı var diye kendime sormadan edemiyorum.

Dikkat ettiyseniz bu kadınların büyük bir bölümünün profilinin altında “sunum delisi”, “iki aşk böcüğünün annesi”, “kocişinin bir tanesi” “reklam ve işbirliği için dm” gibi şeyler yazıyor. Ve asıl ironik olan şey bunların takipçi sayısı. Bu kişilerin normalde apartman komşuları ve birkaç hısım akrabadan öte gidemeyecek çevresi, nasıl oluyorsa bu ortamlarda zirve yapıyor. Ve yine bu kişilerin 50B ve üzeri takipçiye el emekleri ve göz nurları ile sahip olmadıklarını sağır sultan bile biliyor. Çoğu, ne yazık ki takipçi satın alıyor ve sayı arttıkça firmalardan gırla reklam teklifi geliyor. Ve yine çoğu hatırı sayılır bir gelir seviyesine sahip. (Gördüğüm mutfaklar ve evlerin bilimum köşeleri asgari ücretle geçimini sağlayan mazbut bir aileye ait olmayan görüntülerden ibaret olduğundan bu tespitim.) Gerçi bunlara yeni yeni sosyo-ekonomik-kültürel seviyesi oldukça düşük kadınlar da eklendi. Yöresellik başka bir şey, yöresel kültürü yozlaştırmak başka bir şey. Başkaları ne düşünür bilemem ama benim için görsel çirkinlikten başka bir şey değil son zamanlarda gördüklerim.



Kadınların çalışmasını, üretmesini ve ekonomik olarak bağımsız olmasını her yönden destekleyen biriyim. Çalışmaktan kastım illa bordrolu ya da tam zamanlı çalışmak değil. Üretmeli ve ürettiklerinden (eğer istiyorsa) para kazanmalı bir kadın. Ama emek hırsızlığı yaparak, dil bilgisi kurallarını ihlal edip, birbirinin aynısı fotoğrafları çekip farklı zamanlarda paylaşıp para kazanarak değil. Hele ordan burdan topladığı takipçilerle hiç değil. Bakın altını çiziyorum, niteliği olmayan haksız kazançtan bahsediyorum.

Bu isyanıma çocuğunun fotoğraflarını çarşaf çarşaf paylaşıp, “ay nasıl da yemelik, vay nasıl da poposu ısırmalık” diyenler de dahil, okumadığı kitapları sırf dekor olsun diye masaya koyup yanına da kahve iliştirip sanat sepet ayağı çekenler de dahil, hiçbir işi gücü olmayıp kocadan zengin, orda burda para harcayıp “bakın ne kadar da mutluyum” diye 32 dişini göstererek sırıtıp anlamsız cümleleriyle poz verenler de dahil, kendisine reklamını yapsın diye gönderilen eşyaları farklı bir hesapta satanlar da dahil, attığı konum ya da hashtag sayesinde gittiği tatili bedavaya getirip, üstüne bir de takipçilerini ihmal etmeyerek baldan tatlı bedava pekmezle kahvaltı yapanlar da dahil, espri düzeyi ilk okul seviyesini geçmediği halde zekasıyla övünenler de dahil. Israrla altını çiziyorum, niteliği olmayan paylaşımlarla hasbelkader para kazananlardan bahsediyorum.

Zoruna mı gitti birader, sen de yap diyenleri duyar gibiyim. Evet zoruma gidiyor. Çünkü yıllardır blog yazıyorum. Görselliğe çok önem veren biriyim. Özellikle sofrada sunuma çok dikkat ederim. Ama dikkat ettiğim bir diğer husus da (ki sunumun da öncesinde) paylaşımda kullanılan dil. Mesela bildiğim ama yazılışında emin olamadığım bir kelimeyi önce googleda ararım. Gerekirse TDK’dan anlamını teyit ederim. Sonra cümlemin içine koyar paylaşırım, her nerede paylaşacaksam. Ve her şeyden önemlisi takipçi satın alacak kadar zengin! değilim. Gelmiyor mu bana öyle teklifler, komik ücretlere bilmem kaç bin takipçi gönderelim diye mesaj gönderenler yok mu, var. Ama bende öyle bir durumla para kazanmaya meyl edecek vicdan yok. Ve ben takip isteği gönderenlere karşı bile hala seçiciyim.

Ama gelin görün ki instagramda ortalık çekip paylaştığı bir fotoğrafın altına yazdığı, öznesi yüklemi belli olmayan sözcüklerle dolu hesaplardan geçilmiyor. Herkes olmuş mutfak aşığı, herkes olmuş yazar/şair, herkes olmuş sanat eleştirmeni, herkes olmuş iç mimar, herkes olmuş tasarımcı, herkes olmuş stil danışmanı, herkes olmuş psikolog, herkes olmuş pedagog, herkes olmuş fiyakalı anne. Bu furyaya kapılıp gidenlerin sonunun bir gün Küçük İbo gibi olacağını da biliyorum. Aldıkları reklam küt diye kesilirse ya da tavuklarına kışt diyen birisi beyden daha yaman çıkarsa, boyunlarını büküp mayalı poğaçaları eşliğinde alt komşularının omzuna başlarını dayayıp ağlayan gözlerle çaylarını yudumlayacaklar. Yine o yumuk yumuk elleri olan ponçikler bir gün büyüdüğünde ve artık popoları ısırılamayacak hale geldiğinde anneleri sudan çıkmış balığa dönecek. Tabii ki çocuklarının ergen durumlarını paylaşmaya bi tarafları yemezse.


Dünya zaten yalan, sanal dünya daha da yalan. Sosyal medyanın gücü yadsınamayacak boyutta kabul ama yine aynı sosyal medya bugün göklere çıkardığını yarın alaşağı edebilir. Okumuyorsan, araştırmıyorsan, ilham almak yerine taklit ediyorsan, eleştiriyi olgunlukla göğüsleyip, eğri tarafını düzeltmeye gayret edip kendine bir şey katmıyorsan arkanı dönmeden harcar seni. Çünkü sürekli pohpohlanmış, sırtı sıvazlanmış, hep sensin denmiş olanların sosyal medyada çok fazla ömrü olmuyor.

Geçen gün bir arkadaşımla sosyal medya üzerinde konuşuyoruz. Kendisi edebiyatçıdır. İsyanımı daha alaycı bir dille ifade ettim. O da bana herkesin aynı düzeyde olmasını bekleyemeyiz, bu tarih boyunca değişmeyecek bir kural gibi, sen artık uyanmaya başlayan kitledensin dedi. Çok doğru söyledi. Kimsenin aynı düzeyde olmasını beklemiyorum. Bu belki de tarih boyunca değişmeyecek. Ve evet artık uyanmaya başladım.

Sana ne kardeşim kim ne istiyorsa paylaşsın, herkesin kendi özel alanı, ister bebesini çeker koyar, ister tabağını çeker, ister banyosundaki uçuk pembe havlusunu çeker koyar, ister kendisini çeker derseniz bir dinleyin derim. Borçlar hukukunda sebepsiz zenginleşme diye bir kavram var. Bu kavram, bir kimsenin varlığını haklı bir sebep olmaksızın diğer bir kimsenin zararına çoğaltması demek. Yani biri emek veriyor, diğeri hazıra konup haksız yere zenginleşiyor. Haa zenginleşsin nolacak diyorsanız sorun da orda zaten; o, varlığını senin varlığından azaltarak çoğaltıyor. Yani birisi emek veriyor bir şey üretiyor, bir diğeri de ona bakıp taklit ederek (ilham alarak demiyorum) ve üstüne bir de para kazanarak zenginleşiyor. Senin emeğin çöpte, onun ego tavanda. 

Olayın hukuki ve ekonomik boyutu böyle. Bunun bir de sosyolojik ve psikolojik boyutu var. Ekonomi, eğitimini aldığım bir konu olduğundan ahkam kesebilirim ama sosyoloji ve psikoloji hayatın içinde öğrendiğim kavramlar. O yüzden gördüğüm kadarıyla, sosyal medyadaki hesaplar toplumu tornadan çıkmış bir duruma getirebilir. Yani insanları özgünlüğe değil, birbirinin aynısı olmaya itebilir. Psikolojik boyutu ise (ki bence en vahim ve üzerinde düşünülmesi gereken durum) insanları gördükleri karşısında imrendirerek “falanca şöyle mutlu, ben neden değilim, ben de yapıyorum tepsi tepsi börek ama bırak para kazanmayı kocam bir eline sağlık bile demiyor” diye bunalıma sokabilir.



Bu kadar isyanın varsa çözümün de olmalı diyenlere cevabım: Geçenlerde instagramda bir paylaşımın altına yorum yapıyordum. Yazdığım yorumu instagram kabul etmedi. Yorumda özel isim vardı, onu sildim, öyle kabul etti. Madem böyle bir denetim mekanizması var, paylaşımlarda da, hesap açan kişilerde de olmalı. Artık nasıl denetlerler bilmiyorum ama bu çığırından çıkmış düzene birileri dur demeli. Ve belki de en önemli çözüm, seçici olunmalı.

Tabii ki bu eleştirilerime instagramda kendi halinde paylaşım yapan, kendi gibi olmak isteyen, sadeliğe derinlik katan, sağlıklı beslenmeyi teşvik eden, çalışmasa bile birilerine faydası olan, düzgün bir Türkçe kullanan, kendisini geliştirip üstüne de haklı kazanç sağlayanlar dahil değil. Onlar her zaman başımın tacı. 

Gani Müjde’nin bir sözü var, çok da severim. Diyor ki “Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın.” Ben de gördüklerimden sonra diyorum ki “Egosu yüksek olan, Türkçe’yi gelişi güzel kullanan, özgünlükten uzak bir şekilde tornadan çıkan ve haksız kazançla para kazanmak isteyen hesap açmasın arkadaş.”

25 Eylül 2017 Pazartesi

Ev Yapımı Eti Puf

Eti Puf'u sevmeyen var mıdır? Ya da üzerindeki renkli şekerlemeleri tek tek yedikten sonra kalanını ağzına atmadan bir çocukluk yaşamış olan? Eğer varsa ve paketli gıdalara kötü gözle bakıyorsa bu tarifle yarım kalmış çocukluğunu tamamlayabilir. Veyahut çocukluğuna geri dönüp geçmişin o masum tadına tekrar varabilir.

Ben kızımın doğum günü için hazırlamıştım bu eti pufları. Hem yapması keyifli, hem görüntüsü harika, hem de çocuklar başta olmak üzere herkes tadına hayran.


MALZEMELER:
1 paket yulaflı bisküvi (yuvarlak olanlardan)
2 paket krem şanti
1 su bardağı soğuk süt
2 yemek kaşığı pudra şekeri
1,5 su bardağı hindistan cevizi 
Renkli şeker süslemeleri

YAPILIŞI:
  • Geniş bir kapta 2 paket krem şanti ile sütü çırpın. 
  • Koyu bir kıvam alınca içine pudra şekeri ile hindistan cevizini koyup tahta kaşık ile karıştırın. 
  • Üzerine streç film kapatıp 1 saat buzdolabında dinlendirin.
  • Sonrasında hazırladığınız malzemeden mandalina büyüklüğünde toplar yapıp yuvarlayarak bisküvilerin üzerine sabitleyin. 
  • Renkli şekerli süslemelere bulayıp servis tabağına dizin.
Afiyet şeker olsun..

18 Ağustos 2017 Cuma

Bir Datça Masalı


Bir söz vardır “Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat” diye. Ben bu yazıda; hem yediğimi içtiğimi, hem de Datça ve çevresinde gezip gördüğüm yerleri kendi izlenimlerimle anlatmak istedim. Siz de benim gibi, tatile çıkmadan önce ya da bilmediğiniz bir yere gitmeden önce internette orası hakkında araştırmalar yapıyorsanız ve karşınıza bu yazı çıktıysa Datça hakkında ufak tefek fikriniz olabilir.

Baştan söyleyeyim, plajda cıstak ve gürültülü müzikler eşliğinde güneşlenmek isteyenler varsa ya da geceleri vur patlasın çal oynasın eğleneyim diyorsanız, Datça o tür beklentilerinizi karşılayamayabilir. Yok ben tatilde huzur istiyorum, dinginlik istiyorum. Eğlenilecek yeri sorarak bulayım, bir suya 10 TL vermeyeyim, yediğim, içtiğim, gezdiğim yerlerde fiyatlar makul olsun diyorsanız bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. Çünkü Datça, huzurun hakkını fazlasıyla veren bir yer.


Bu sene tatil programımızı biraz salladık. İzinlerimiz yaklaştıkça Ege’yi hedefledik ama yer olarak neresi olsun karar veremedik. Bir ara çadır tatili yapalım dedik, sonra çocuk var, hayatımızda hiç çadırda kalmamışız bizi neler bekliyor bilemediğimizden karavana döndük. Karavandan da bir şekilde vaz geçtik. Oktay her şey dahil bir otelde kalmayı istiyordu. Girelim, tatilimizi yapalım ve çıkalım mantığında. Bense daha gezmeli bir tatil istiyordum. Eğer her şey dahil bir otele gidersek tırım tırım gezmeyi unutacaktık. Çünkü gırla para ödediğimiz otelden, ay dur ben biraz da başka yerleri göreyim diye çıkarsak, tatil bütçemiz ikiye katlanacaktı. Geçen sene gezdiğimiz yerlerde konakladığımızdan tatil çok yorucu olmuştu. Bu sefer uygun fiyatlı bir konaklama yeri bulalım, bir yerde sabit kalalım ama çevreyi de gezelim dedik. Arkadaşlarımız Şirin ve Emrah’ın tavsiyesi üzerine Datça’yı tercih ettik. İyi ki de ettik, çünkü hem çok güzel bir tatil yaptık, hem imkanlarımız doğrultusunda gezdik, hem de bu iki gezenti tiple komşu olduk.

Hamşioğulları’nın tuttuğu evin alt katını tuttuk. Şirin’le Emrah’ın geçen seneki balayı evinde bu sene biz kaldık. Onlar da bu sene Puik ve Maya ile birlikte muhteşem terası olan bir üst kata terfi ettiler. Bizimki 1+1 bahçe katı şirin bir evdi. Konfor yok ama mağduriyet de yok. İhtiyaç duyulabilecek her eşya düşünülmüş. Biz çok memnun kaldık.

Datça bir yarım ada. Mavi ile yeşilin bir arada olduğu bakir kalmış ender yerlerden. Doğası ve havası muhteşem. Nem yok denecek kadar az. Sıcak bunaltmıyor. Hatta, yeryüzünün ilk coğrafyacısı sayılan Strabon’un “Tanrı sevdiği kullarını uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderirmiş.” diye bir çok yerde görebileceğiniz rivayeti var.


Bize göre Datça’nın tek sıkıntılı tarafı (ki bazıları için tercih sebebi olabilir) denizinin ve sahilinin taşlı olması. O yüzden Datça’ya gitmeden önce deniz ayakkabısı almanız iyi olur. Gerçi denizinin taşlı olması bir o kadar da berrak olmasını sağlıyor. Ben denizi taşlı, sahili kumlu yerleri sevmeme rağmen, bana bile denizi fazla taşlı geldi. Tekrar söylüyorum deniz ayakkabısı şart.

Datça yarım adasının Kargı Koyuna yakın bir yerindeydi evimiz. Evimiz diyorum çünkü kaldığımız süre boyunca çok benimsedik. Denize nispeten yakın ama arabayla gitmek daha mantıklı geldi. Yol kısa olsa bile dik yokuşu var. Çocuksuz gidenler için yürümek tercih edilebilir ama çocukla tatile çıkanlar için ya da keyfine düşkünler için araba ile denize gitmek en mantıklısı. Karasal bir iklimden geldiğimizden ve döneceğimiz yer yine karasal iklim olacağından her anı değerlendirelim dedik, gelir gelmez hiç dinlenmeden attık kendimizi Kargı koyuna. Ben Kargı’yı sevdim ama Oktay sevmedi. Denizini ve sahilini fazla taşlı buldu.

Denize girilecek yerler için alternatif çok. Merkezde bile denize girilebiliyor. Kumluk denilen bir sahil var merkezde. Denizi hem sığ hem de sahilde rahatlıkla yer bulabiliyorsunuz. Kumluk deyince sahili kum sanmayın. Sahil tamamen taş, sadece denizin bazı yerleri kum.


Datça’nın muhteşem koyları var. En beğendiklerimiz Palamutbükü ve Ovabükü. Dağ yolundan gittiğimiz için tepeden muhteşem bir manzarayla karşılaştık. Hani şu denizin olağanüstü renkli olduğu fotoğraflar vardır ya. Kıyılar yeşil, ortalar turkuaz, uzaklar ise lacivert olan. Hah işte Palamutbükü aynen öyle. Deniz akvaryum gibi. Tek handikapı birden derinleşiyor. O yüzden yüzme bilmeyenler ve çocuklar için tehlikeli olabilir. Ama Datça’ya gidilince kesinlikle görülmesi gereken yerlerden.


Bu sene edindiğim ve devam ettirmek istediğim iki tecrübe var. Biri sahilde şezlonga ve şemsiyeye para vermek istemiyorsanız, plajda kullanılabilecek türden bir plaj çadırı edinmeniz. Datça’da bile (ekonomik olarak uygun bir yer olmasına rağmen) plajda çadır + şemsiyeye iki kişiden 60 TL alıyorlar. Yerine ve mekanına göre bu fiyat değişse de genelde mantık aynı. Bir şeyler yiyip içerseniz şezlong parası almıyorlar. Ben gitmeden önce Rossmann’dan çok ergonomik bir plaj çadırı almıştım. 2 saniyede açılıyor, 3 dakikada toplanıyor. Gerçi toplama süresi kişiye göre değişse de birkaç “otomatik çadır nasıl katlanır?” youtube videosu izlemenin sonunda o süreyi daha da kısaltabiliyorsunuz. Bir diğeri de gezmeli tatile çıkacaksanız ve aracınız varsa piknik tipi soğutucu dolaplardan götürmeniz. Datça’nın koyları uzak olduğundan ve yollar dağ yolu olduğundan içecek ihtiyacınızı soğutucu dolapla karşılayabilirsiniz.

Şirinler bizi bir akşam Eski Datça’ya götürdü. Ben Eski Datça’ya bayıldım. Tarihi dokunun yanı sıra sıcacık bir atmosferi var. Can Yücel’in evinin önünden geçerken şairin üslubu ile denizi olmayan şehirlere bir kez daha burun kıvırdım. Hoş Eski Datça’da deniz yok ama kokusu var.


Çok beğendiğimiz Eski Datça’yı gündüz gözü ile de görelim dedik ve bir yarım günümüzü oraya ayırdık. Eski Datça’ya gündüz giderseniz mutlaka gecesini de görün, eğer gece giderseniz mutlaka gündüzünü de görün. Çünkü bazı yerlerin gecesi güzel, bazı yerlerin gündüzü, bazı yerlerin ise hem gecesi hem de gündüzü. Eski Datça da onlardan biri..




Programımıza sadık kalıp çevreyi gezme planımıza Uşaklılar Sitesi ile devam ettik. Denizi ve sahili nispeten kum. Kum diye tutturmamızın sebebi bizim ufaklık için. Kovasını ve küreğini her yere taşıdı yavrum. Kum bulmak da bize farz oldu. Uşaklılar Sitesi sahilini de Oktay sevdi, ben sevmedim. Evler çok güzel ama sahil bana çok sıkıcı geldi.


Şirin, Datça’da sivrisinek var demişti. Hatta ben gitmeden önce doğal uçucu yağlardan bir sivrisinek kovucu karışım yapmıştım. Hiç gerek olmadı. Daha doğrusu hiç sivrisineğe rastlamadık. Ama Datça’nın ve belki de tatil yörelerinin çoğunun bu seneki genel sorunu su sıkıntısı. Su belli saatlerde veriliyor. Allah’tan hemen hemen her evin su deposu var da o sorunu da sıkıntısız atlattık.

Görmek istediğimiz bir diğer yer ise Hisarönü’ydü. Marmaris’e yakın ama Datça’ya biraz uzak. Biz oradaki askeri kampa günübirlik gittik. Çok minnoş bir kamp olduğu ve günübirlik kontejanı sınırlı olduğu için sabahın köründe damladık. Çok enteresan bir kamp aslında. 10 motel var. Hepsi 2 katlı müstakil. Her motelin önünde çardağı var. Sabah kahvaltınızı, öğle yemeğinizi, akşam yemeğinizi o çardakta yiyorsunuz. Günübirlikçiler için 3 çardak ayrılmış. Gürültü patırtı yok, self servis yok. Sadece dondurmayı ve içeceklerinizi kendiniz alıyorsunuz. Öğle ve akşam yemeğinde sınırlı bir menü var. Hatta öğle yemeğinde 2 ya da 3 çeşit yemek var desem abartmış olmam. Ama öyle sevimli bir yer ki, 40 çeşit yemek arayışına girmiyorsunuz. Oktay 10 gün burda kalsam şair olurum dedi, o derece ilham verici bir yer. Birkaç tavuk, horoz, ördek, sülün dolaşıyor ortalıkta. Acayip görkemli bir tavuskuşu var. Tavşanların olduğu küçük bir kümes tarzı yer yapmışlar. Çocuklara yetiyor da artıyor bile.


Her ne kadar ilk gidişimizin akşamında Oktay’la çardak yüzünden tartışmış olsak da çok huzur bulduğum bir yer oldu Hisarönü. Eğer burayı okuyorsan sevgili kocam, sabahın köründe yollara düşüp oraya geldiysem ve hakkım olan o çardağı kaptıysam, sırf bizim çardağı işgal edenlere ayıp olmasın diye oturmalarına göz yumarak sandalyede oturmaktan keyif alamazdım kusura bakma.

İki günümüzü Hisarönü’nde geçirdik. İkinci gidişimizde tecrübeli olduğumuzdan denize girerken çardağımıza havlu bıraktık. Böylece kocamın iyi niyetli, benimse cazgır bakışlarımla kimseyi “yerimizden kalk” diye taciz etmemiş olduk.

Datça’nın merkezi minnoş bir yer. Hepi topu 1 saatte çoğu yerini üstünkörü gezebilirsiniz. Yat limanının olduğu yerde balık restorantları ve pup-barlar var. 12 TL’ye de bira var, 20 TL’ye de. Datça’da gözlemlediğim ve saçma bulduğum tek şey, mezelerin 2 yemek kaşığı kadar az ve miktarına göre fiyatının çok pahalı olması. Ben söylendikçe Oktay, bana söylenme, git bloğunda yaz ordan okuyayım dedi. 

Ha bir de halkı badem konusunda çok pinti. Memlekette gırla badem ağacı var, adım başı badem satıyor Datça’nın yerlileri. Geneli de yaşlı amca ve teyzeler. Hatta dede ve nineler. Ama satın almaya yeltendiğinizde zırnık ikram etmiyorlar. Dur teyzem tadına bakayım, beğenirsem alacam demenize fırsat vermeden fırçayı kayıyorlar.

Bir gün Knidos’a gidelim dedik. Antik bir şehirmiş. Yol boyu yaşlı dedeler nineler sazlıktan gölgelik yapmışlar, altında badem satıyorlar. Yol da virajlı ve dar. Oktay bi yaşlı dedenin önünde durdu. Dede bademin ne kadar dedi. Dedem öyle yaşlı öyle huysuz ki, badem ne kadar diye soru olmaz, kaç çeşit bademin var? diye soru olur dedi. Oktay da; peki dedem, kaç çeşit bademin var? dedi. Beş çeşit bademim var dedi dede. Oktay da; peki dedem en ucuzu ne kadar? dedi. Dede daha da sinirlendi. “Bende ucuz badem yok” deyip dövecek gibi bakış attı. O dar yoldan bir geçişimiz, daha doğrusu bir kaçışımız var hala hatırlarken bile gülüyorum. (Bu arada arkamızdan 35 TL. diye bağırdı dedem)

Knidos demişken, Knidos antik bir kentmiş. Ben öyle tarihi kalıntıdan, harabeden, antik kentten pek anlamam. Oktay meraklıdır. Onun isteği üzerine gittik Knidos’a. Yanı başımızdaki tekneler eşliğinde denize girdik. Denizi çok yosunlu ama temiz. Tek bir restoran var. Köftesi ve manzarası çok güzel.


Biz Datça’dayken canım dostum Zeliş de eş zamanlı Akyaka’da tatildeydi. Günübirlik ziyaretine gittik. Akyaka’ya giderken ne zamandır görmek istediğim Selimiye’ye de uğradık. 15 yıl öncesine kadar yolu bile olmayan bu sahil köyü, mavi yolculuk tutkunlarının konaklamaya başlamasından sonra turizmle buluşmuş. Denizi oldukça sığ ve sıcak. Köyde, halkın işlettiği pansiyonlar ve restoranlar mevcut. Masal gibi bir yer Selimiye. Günübirlik gidenler için tadı damakta bırakacak türden sessizliği, huzuru ve leziz yemekleri var. Turizme kapılarını açan bu balıkçı köyü, umarım doğasını ve dokusunu kimselerin bozmasına izin vermez.


Selimiye’de denize girip, yemek yedikten sonra Akyaka’ya Zeliş’in yanına geçtik. Gidiş yolu dağ yolu olduğundan hem çok sapa hem de virajlı. Ama Gökova’nın o eşsiz manzarasını görünce yorgunluğunuz biraz olsun geçti.


5 sene öce Muğla’ya seminer için gitmiş, havalimanında yağıştan ötürü mahsur kalmış ve en yakın yer olan Akyaka’ya tahliye edilmiştim. İyi ki de o yağmur yağmış ve ben Muğla’ya gidememişim demiştim Azmak Nehri kenarında yemek yerken. Kış vakti gittiğim için hiç gezememiştim Akyaka’yı. Ama nedense çok beğenmiştim. Bu gidişimde biraz gezme imkanım oldu. Plajını Datça’ya kıyasla çok kalabalık buldum. Restorantlar yine Datça’ya kıyasla pahalı.  Her şeye rağmen Azmak nehri kenarında ailemle oturmak ve ufak çaplı yer sarsıntısından nasibimi almak da varmış dedim, şükrettim..


Tatil planı yaparken çadır kampı yapmak istiyoruz demiştim ya, Datça’dan dönerken yolumuzun üstündeki orman kampı olan Aktur’a da uğradık. Çadır ve karavan kampları hakkında fikrimiz olsun diye tesisi gezdik. Kamp alanında karavan ve çadır kiralama yok. Karavanınızı ve çadırınızı kendiniz getiriyorsunuz. Ayrıca apart tarzı evler ve moteller de var. Detaylara buradan bakabilirsiniz.

Datça’da toplam 10 gün kaldık. Son gecemizi doya doya gecelerine ayırdık. Sahile atılmış masaları ve ağaçlara takılmış fenerleri olan yerlerin ışıkları bana hep masal gibi gelmiştir. Ve o masalı gece yaşamak da ayrı bir güzeldi.


Biz Datça’yı ve çevresini çok sevdik. Yorucu ama doyurucu bir tatil oldu bizim için. Ege’ye bir kez daha aşık olduk ve kısmetse eğer kalbimizin yarısını seneye gidip almak üzere Ege’de bıraktık..


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Derledim, Topladım, Daha Sade Bir Hayatla Rahatladım

Geçen sene tanıştım sadelikle, moda deyimiyle minimalizmle ve hayatımda biriktirdiğim fazlalıklarımla..

Annem çocukluğumdan beri dağınık olduğumu söyler. Bense tam tersi olduğumu düşünürüm. Düzenliyimdir aslında, evin içinde yerlere saçılmış eşyalar, mutfak tezgahının kirli ve kalabalık olması beni hep rahatsız eder. Yemek yaparken bir taraftan da çıkan bulaşıkları yıkarım. Ne kadar yorgun olursam olayım ortalıkta bulaşık bırakmam. Yatmadan önce etrafı mutlaka toparlarım. Sabah uyandığımda derli toplu bir ev görmek beni daha zinde ve huzurlu yapar.

Evlendikten sonra, (özellikle de minnoş bir evde yaşamaya başladıktan sonra) baktım ki ne kadar toplarsam toplayayım ev sürekli dağınık. Gardrobumu ne kadar düzenli yerleştirsem de kapağını açtığımda üzerime kıyafetler yine dökülüyor. Evi aynı sıklıkta temizlesem de iki güne kalmadan kirleniyor. Oyuncaklar sürekli bir yerlere saçılmış durumda falan..


Bu işte bir tuhaflık olduğunu fark etmemle sade yaşama merak sarmam aynı zamana denk düştü. Belki de ihtiyacım olana gerçekten ihtiyaç duyduğum zamanda kavuştum. Bu da benim ve evrenin bu değişikliğe hazır olduğumuzun göstergesiydi.

Sade hayatı merak ettikçe kitaplar ve bloglar okumaya başladım. Minimalist hayatın çok uç örneklerini gördüm. Henüz o olgunluğa erişmiş değilim. O kadarına pek de niyetim yok aslında.

İlk önce "Sade" isimli bir kitap okudum. Çok doyurucu bulmadım doğrusu. Beni etkileyen tek cümlesi "Hayatımızı sadeleştirdikçe hafifler, hafifledikçe özgürleşiriz. Çünkü mükemmelliğe, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında ulaşılır." olmuştu.


Sade sayesinde birkaç uygulama yaptım ama beni asıl harekete geçiren “Derle, Topla, Rahatla” isimli kitap oldu.


Kitabın yazarı Marie Kondo isimli Japon bir kadın. Etkileyici bir hayat öyküsü var. Ve kendime çok benzettiğim tarafları. Kitabı okumak isteyenler için çok fazla detaya girmeyeceğim. Kitapta Japon toplama ve düzenleme sanatından bahsediliyor. Hatta bu metoda kısaca KonMari diyorlar. Kitabın felsefesi HAZ VERMEYEN HER EŞYADAN KURTULMAK.

Öncelikle şunu belirteyim. KonMari’nin felsefesi asla fazlalıklardan kurtulma amaçlı her eşyayı çöpe atmak değil. Asıl felsefe, haz vermeyen her eşyayı elden çıkarmak, düzenlemeyi kategorilere ayırarak yapmak ve kendine yaşanabilir geniş bir alan açmak. Çok eşya ile de düzenli bir hayat sürebilirsiniz. Ama şunu da bilin, kullanmadığınız ya da kullanma ihtimaliniz çok düşük olan eşyaları bir yerlere istifleyerek ya da kutulara kaldırarak düzenli bir hayat yaşamak çok da mümkün değil. Çünkü o istiflediğiniz eşyalar er ya da geç bir şekilde yığın halinde tekrar karşınıza çıkıyor. Ve emin olun, yıllardır gardropta giyilmeyi bekleyen pantolonu daha sonra giyerim deseniz bile giymiyorsunuz.


Ben ilk önce bütün gardrobu, bazaların altını evin ortasına yığmakla başladım. Kitapta başlangıç aşaması bu. Ama en önemli aşama o eşyayı elinize aldığınızda haz verip vermemesi. Hazdan kasıt eski bir anıyı canlandırması, çok sevdiğiniz birinin hediyesi olması ya da çok pahalı olmasının hissettirdiği duygu ya da sonra lazım olur düşüncesi değil. O eşyanın size o an için haz verip vermemesi.

Atılacakları, verilecekleri ve belki de imha edilecekleri ayırdım. Bazı eşyalara fazlasıyla anlam yüklediyseniz ve artık size haz vermiyorsa atmaktan ziyade imha etmek daha rahatlatıcı bir yöntem. (En azından benim açımdan.)

Kitapta KonMari’nin özellikle üzerinde durduğu ve önemsediği bir şey var. Başkasına ait eşyaya onun izni olmadan asla dokunmamak. Ben bir ara eşimin giymediği kıyafetlerini ya da kullanmadığı eşyalarını da atmayı düşündüm ama hemen kitaptaki o vurgu geldi aklıma. Bana haz vermiyor olabilir ama onun ne düşündüğünü bilmiyorum. Gerekli gördüklerimi ayırdım ve eşimin karar vermesini istedim. Asla vazgeçemez sandığım eşyalarından onun bile vazgeçmesi felsefeyi doğru anladığımı ve anlattığımı bana kanıtladı. Hoş, eşimin giymediği takım elbiselerini ve kravatlarını KonMari metodu ile katladığımdan, kullanmak istediğinde kırış buruş bulması canını sıksa da birlikte iyi yol katettik.
Atılacakları, imha edilecekleri ve ihtiyaç sahiplerine verilecekleri ayırdıktan sonra geriye kalanları yerleştirmeye başladım.  Evde en çok yer kaplayan nevresim takımlarını, havluları, çekmecelerden fırlayan çorapları, çamaşırları, tişörtleri, kazakları KonMari Metodu ile düzenledim. Öncesinde sıkış tepiş dururlarken, şimdi derli toplu ve kullanımı rahat bir haldeler. Şiddetle tavsiye edebileceğim bir metod. 


Ben eşyaların enerjisi olduğuna inanırım. Ve tıpkı insanlar gibi bir yaşam sürelerinin olduğuna. Bir bibloyu vitrine koyduğunuzda olumsuz bir durum olmadığı taktirde belki yıllar boyu kırılmadan durabilir. Ama size haz vermiyorsa çoktan ölmüş bir eşyayı vitrininizde tutmanıza gerek yok. Ona, size yaşattığı güzellikler için teşekkür edin ve vedalaşın. İster bir arkadaşınıza vermek olur, ister çöpe atmak olur ama süresi dolmuş eşyaları etrafınızda tuttukça hem fiziksel hem de ruhsal alanınız daralır. Çok sevdiğiniz birinin hediyesi bile olsa, size haz vermiyorsa atın/verin gitsin.

Sade’de kütüphanenizdeki kitapları azaltın diyordu. Hiç olur mu öyle şey, kitap bu, dün okuduğunu başka bir zaman tekrar okumak isteyebilirsin, hem insan kitaplara kıyabilir mi diyordum. Kıyabiliyormuş. Ama zamanı geldiğinde. Beni ikna eden kitaptır "Derle, Topla, Rahatla."

Kitaplığımdaki bütün kitapları elime aldım, içlerine baktım, her kitabın ilk sayfasına aldığım günün tarihini atarım, küçük kağıtlara notlar alırım, hepsine bakıp ne hissettiğimi düşündüm ve masanın üzerine haz vermeyenleri yığdım. Bazılarını okunması için verdim, bazılarını da çöpe attım. Kitabı çöpe attığım için kızanlar oldu, bir kütüphaneye bağışlayabilirdim ama o an aklıma gelmedi. Bazı kitapların arasından fotoğraflar çıktı. Aynı şey fotoğraflar için de geçerli. O fotoğrafı çektirirken mutlu bile olsam, şimdi bakınca mutlu etmeyeni yırtıp attım. Müthiş bir rahatlama, eksilirken çoğalma yöntemi.


Çocuklu hayatta en çok işime yarayan kitap ise Daha Sade Bir Hayat oldu. Neredeyse her cümlenin altını çizdim. Doğru sandığımız ne kadar çok yanlış varmış meğer hayatımızda. Mesela kitapta diyor ki: "Çocuğunuzun oyuncaklarını, kitaplarını, giysilerini, odasını, yiyeceklerini sadeleştirin. Çocuğun etrafındaki dağınıklık azaldıkça odaklanma ve dikkatini verme becerisi gelişir. Böylece hayal güçlerini doğal bir şekilde kullanırlar ve daha sade bir hayatla birlikte zihinsel ve fiziksel serbestliğe kavuşurlar." O kadar doğru ki. Bu kitabı okuduktan sonra hem kendi çocuğuma hem de başka çocuklara oyuncak almaktan vazgeçtim. Kıyafetlerini azalttım. Yemek yeme alışkanlığımız bile değişti. 


Artık evim eskisi gibi dağılmıyor. Yine dağılıyor ama eskisi gibi değil. Çünkü artık bana/bize haz veren eşyalarla yaşıyoruz.

Bu süreçte anladım ki; hayatı sadeleştirmek, evin önüne kamyon dayayıp fazlalıkları atmak, giysileri minik minik katlayıp dolaplara yerleştirmek, ihtiyacının dışında olan şeyleri satın almamak değilmiş. Zihnini ve etrafındaki her türlü kalabalığı da sadeleştirmekmiş. Maalesef ben son ikisine henüz erişebilmiş değilim. Ama ilerliyorum..

13 Temmuz 2017 Perşembe

Salyangoz Kapaklı Saat

Çocukken kapağı salyangoz şeklinde, içi karanlıkta fosforlu ışık saçan bir kol saatim vardı. Ablam almıştı. Saatimi o kadar çok seviyordum ki kapağı bozulur diye saate bakmaya çekinirdim. O sıralar benim tek mutluluk kaynağım o saatti.

Bir gün annemle memlekete gittik. Teyzemlerde kalıyoruz. Kuzenim saatimi çok beğendi. Ben o zamanlar ilkokula gidiyorum, 7-8 yaşlarında bir şeyim. Kuzenim de benden iki yaş küçük. 5-6 yaşlarında bir şey. İkimiz de çocuğuz yani. O diyor saati ben takacam, ben diyorum saat benim ben takacam, çocuk aklımızla kavga edip ağlıyoruz. Sonra büyükler bir orta yol buldu, biz orda kaldığımız sürece saati kuzenim takacak. Gönlüm razı olmasa da peki dedim. Ankara’ya dönmeden önceki gece annem bana “Kuzenin saatini çok beğendi, o senden küçük, üzülür, saatini giderken ona verelim. Hem ablan sana yenisini alır” dedi. 

Saatimi vermek istemiyordum. Yenisini de istemiyordum. Ablam zaten yeni almıştı. Daha saatime doyamamıştım. O gece, yorganın altında saatimin kapağını açıp fosforlu ışığına baka baka sabaha kadar ağlamıştım. Sabah olduğunda, otogara gitmeden önce ben salyangoz kapaklı saatimi kuzenime vermiştim ve annemle evimize dönmüştük.

O saati kuzenime verdikten sonra yol boyu ne düşündüm, ablam bana yeni bir saat aldı mı hiç birini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım çocuk kalbimin o saati bırakırken yaşadığı acı. Ve üzerinden seneler geçmiş, ben o acıyı bambaşka bir duygu ve bakış açısıyla hatırlıyorum.

Bu nerden geldi aklıma? Bu sabah sosyal medyada bisiklet ile ilgili bir paylaşımı gördüğümde. Paylaşmak ile ilgili bir yazıydı. Sonu başka bir yere bağlanmıştı ama benim aklıma bu anı geldi.
                                              ♥
Anne olduktan sonra annemi ve çocukluğumu daha sorgular oldum. Annemin yaptığı hataları kendi çocuğuma yapmamalıyım, kendi çocukluğumda yaşadığım üzüntüleri çocuğuma yaşatmamalıyım moduna geçtim. Annem o zamanlar iyi niyetle ve yiğeninin üzülmemesi için, belki de teyzeme mahçup olmamak için benden saatimi vermemi istemişti ama diğer üzülenin kendi çocuğu olduğunu fark edememişti. Belki de o saati vermeseydim, kuzenimin de çocukluk anılarında çok beğendiği bir saatin arkasından hüzünle el sallamak kalacaktı.

Çocukken yaşadığımız ve içimizi acıtan ne varsa günün birinde öyle ya da böyle karşımıza çıkıyor. Ve çocuk hayatımızda bize ne ekiliyorsa, yetişkin hayatımızda onları kendimiz biçiyoruz.

Bundan bir sene öncesine kadar kızımı çocuk parkına götürdüğümde salıncakta sallanırken başka bir çocuk salıncağın yanına gelip beklediğinde, büyük bir mahcubiyetle çocuğumu salıncaktan indirip diğer çocuğun sallanmasını sağlardım. Ya da “Hadi biraz da kardeş binsin” diye sallanmanın en keyifli yerinde çocuğumun sevincini yarıda bırakırdım.


Artık yapmıyorum. Çocuğumu, salıncaktan ne zaman inmek isterse o zaman indiriyorum. Salıncağın başında bekleyip hadi indir artık diye taciz bakışları atıp söylenen yetişkinlere gereken cevabı üslubumla veriyorum. Kendisi isterse iner, sizin çocuğunuz da bu sürede kaydırağa ya da diğer oyuncaklara binebilir diyorum.

Başlarda bana bile çok itici geliyordu bu davranışım. Bencillik olarak bile algıladığım olmuştu. Ama artık çocuğumun keyif aldığı bir şeyi başkalarının bölmesine izin vermiyorum.

Çocuğuma, salıncak doluysa ya beklemesini ya da parktaki başka oyuncaklarla oynamasını teklif ediyorum. Salıncakta sallanma mutluluğuna kendisini kitleyip, kaydıraktan kayma mutluluğunu kaçırmamayı fark etmesini sağlıyorum. Ve en önemlisi şunu öğrenmesini istiyorum. Hayat her zaman seni mutlu edecek şeyleri, senin istediğin an önüne sermez, o olmadıysa başka mutluluk kaynakları bulmalısın kendine. Ve bunu yaparken de biraz acele etmelisin. Yoksa mutsuzluğun ağına takılıp, birilerinin seni gelip oradan çıkarmasını beklersin. Ki o da acı verici bir bekleyiş olur. Tercih senin.

Parka gittiğimizde annemi de uyarıyorum. Kızımdan daha büyük yaşta sallanan çocukların yanına gidip “Hadi sen in de kardeş sallansın” demesini istemiyorum. Salıncakta sallanmak her çocuğun hakkı ama ne zaman ineceğine mümkünse salıncakta sallanan karar versin diyorum. Hem zaten bir çocuğun salıncakta sallanma süresi ne kadar olabilir ki? Hayatta beklediklerimizle kıyaslarsak 5 dakika o kadar da uzun olmasa gerek. Bizimki de o sürede kendisini mutlu edecek başka bir yol bulsun.


Artık asıl bencilliğin başkasının mutluluğunu bölüp kendi mutluluğunu istemek olduğunu düşünüyorum. “Hadi senin çocuğun salıncaktan insin de benim çocuğum binsin” diyen yetişkinin bu davranışını başkalarının haklarına, tercihlerine, mutluluklarına saygı duymamak olarak görüyorum.

Sen in kardeş binsin dediğimiz çocuklarımız büyüdüklerinde paylaşım pıtırcığı olmayacaklar. Yeri gelecek mutluluğunu gizleyecek, çünkü onu da almak isteyebilirler. Yeri gelecek mutsuzluğunu gizleyecek, çünkü o mutsuzluğa bakıp, birazını da bana ver diyenler olmayabilir.

O yüzden oradan bakınca bencilce görünebilen ama içten bakınca kendi haklarına ve başkalarının haklarına saygılı insan olarak yetişmek ya da öyle insanların yetişmesine katkıda bulunmak en güzeli bence.



Salyangoz kapaklı saatimi kuzenime kendi rızam ile vermiştim. Vermeseydim kimse bana kızmayacaktı. Ama belki de o yaştaki bir çocuğa annesinin yüklemiş olduğu “paylaşmalısın, yoksa karşındaki üzülür” baskısı baskın çıkmıştı. Vermezsem kuzenim üzülecekti. Ve ben aslında orda saatimi paylaşmadım, kapağını çok sevdiğim ve karanlıkta fosforlu ışık saçan saatimden vazgeçtim.
                                              ♥
Paylaşmak ne derin bir kavrammış meğer. Ve içinden gelerek yapıldığında nasıl da anlam kazanıyormuş. Cebindeki 50 Liranın 45 Lirasını ihtiyacı olan birine verdiğinde, verdiğin 45 Lira değil, cebinde kalan 5 Lira seni mutlu edebiliyorsa bir anlamı oluyormuş paylaşmanın. Necip Fazıl’ın da dediği gibi “Eğer tadını bilirseniz, ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetli” olabiliyormuş.

Demem o ki, paylaştığımız şey bazen vazgeçtiğimiz şey oluyorsa ve bu birilerinin içini acıtıyorsa paylaşmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü öyle durumlarda paylaşmanın hafifliği, vazgeçmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilebiliyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...